Friday, 12 May 2017

Bana 6 Ay Pasaportsuzlugun Resmini Çizebilir Misin Abidin?


Ayni kategoride vize uzatmasini bizden hemen once alan arkadaslarimiz 3 hafta icinde pasaportlarini geri almis, hayatlarina kaldiklari yerden devam etmisti. Sansimin buyuk hastasiyimdir, biz belgeleri teslim ederken “4 aydan once donmuyormus” hasbukeyinde laflar dolanmaya baslamisti.

“DOORT AAYY! Benim tatil yapan yerlerim bozulur bebegim, neyin dort ayiymis bu yaa??!!” elitist tavirlarim kar etmedi. Niyeyse bizim pasaportu gorunce, “Aaa sizinkiler mi geldi? Dur sunu halledelim” diyecekler gibi bir hissiyat tasidim her gun. Sayisal bile haftada bir oynaniyor, bak her gun diyorum, sayisal bekledim. Home Office calisanlari beni daha cok sevsin diye ev adresi kaniti olarak Cold Play konser biletlerimi, gonullu calisma mektuplarimi filan ekledim. Hala oyle romantik bakiyorum vize uzatma surecine, “Aaa Kongos, Ben Harper filan dinliyormus, yapistiralim 3 yili” diyecekler diye bekliyorum.

Olmadi... (Buradan yetkililere sesleniyorum, acilen nah isareti emojisi yapilmasi lazim. Lutfen ama halkimiz bunu hak ediyor)
6 ay pasaportsuzlugun resmi

Esi, dostu aradik, biz gelemiyoruz siz gelin bari diye. Evde kisa sureli nese, eglence ama 4 aydan daha uzun suren 4 ay yapmislar! Ucuncu ay gibi birisi “5,5 aydan once gelmiyormus” hafazanallah dedikodusunu baslatinca bana bir haller oldu. Metrodaki elin kadininin eli annemin ellerine benziyor diye aglamalar, Yunanistan fotograflarina karsi uzo icmeler, icimde bir kucuk kiro ile Anadolu lezzetleri as ermeler filan. Sonra yavas yavas gezme durtumu kaybettim. 1 Nisan’da seyahat sezonunu acan ben, “amaan iyi boyle evimizde sicacik” diye babanneme bagladim. Ki rahmetli babannem 85 yasinda seyahate giderken vefat etmisti, oyle gezenti DNA’larim var.

Bu arada olmamasi gereken ne varsa oldu. Elimizde bir kimlik bile olmadan yeni ev aradik, bulduk, kredi kontrolune girdik, yerlestik! Yine elimde pasaport olmadan is gorusmesi yaptim, calisma hakkimi kanitladim, ise basladim! Atakan’in sozlesmesini iptal ediyorlardi, avukatlarla gorustuk, haftalarca mucadele ettik. Kimligin gerektigi otuzbesbin durumda benim ben oldugumu kanitlamak icin once Ingiliz asaletınden olmayınca Orta Anadolu’dan diller doktum, “I swear yaa! Look I gave the name of God. What can I do sometimes”


Ama gun bugundur. Daha elim degmedi ama BRP kartimiz gelmis. Beni yerde bulan beri gelsin. Ben mesela, ucarim mesela! THIS ISS SPAARRTTAAAAA!! 

Sunday, 26 February 2017

Sahi Buraya Neden Gelmiştik ?

Ne kadar hızlı olduğuna ben bile inanamıyorum. Önce birkaç kişinin, çoktan verilmiş kararı sabote edip içimize kurt düşüren yorumları geldi. Daha önce gidip dönenlerin her şeyi bilir ukalalığı ve Avrupa’nın tapusunu üstüne yapmışlar havasıyla “pişman olacaksınız” söylemleri, zaten “ne halt ediyoruz bu yaştan sonra” kaygılarımıza bin birincisini ekledi. Türkiye’deki iş piyasasını fazla ciddiye alarak, “2 yıl burada çalışmazsan dönünce stajyerlik bile bulamazsın” diye 2 ay daha beklesem CEO olacakmışım havası yaratanlar da başka bir mevzuydu. Çıkmışız yola, sen neden beni üzüyorsun bu saatten sonra arkadaş!


Tüm bunların içinde, çok şükür ki umutlu, mutlu, empati doygunu dostlarımız çoktu. Ne kadar çok özleyeceklerini söyleseler de “iyi yapıyorsunuz” dediler. İyi yapıyorduk! “Zaten buraların hali malum”. Evet halimiz malumdu! “Kurtarın kendinizi” Evet kurtaralım kendimizi! ...de neden kurtarıyorduk? Sahi biz neden başka ülkeye taşınıyorduk?

Gündeme dahil her vatandaş gibi yaşadığımız “Gitmek lazım * Kalmanın tam zamanı * Mücadeleye devam * Gitmek lazım” dairesel yolculuğunun etkisi illa ki vardır ama aslında her şey 34. İstanbul Film Festivali ile başladı.

Fotoğrafçı Salgado’nun hayatını ve işlerini anlatan belgesel “Toprağın Tuzu” ile başladı macera. Ertesi gün canciğer arkadaşlara uğradık, gözlerimiz pırıl pırıl “gitmemiz lazım buralardan” dedik. Salgado’nun bir insan ömrü boyunca gördüğü topraklar, yaşadığı hayatlar, dokunduğu kültürler, tanık olduğu acılar, yarattığı dönüşümler sanki onlarca insanın belgeselini anlatır gibiydi. Bunların sadece birini yaşasam “hayatımın macerası” diye anlatacağım onlarca anı biriktirmişti. Ve ilk meşhur fotoğrafı “Altın Madeni” dev ekranda bize bakıyordu. Halat merdiven üzerinde üst üste inip çıkan işçiler, bizim plaza asansörüne ne kadar benziyordu. Maaş için değil bulabilecekleri bir parça altın için gönüllü çalışan insanlar bizim kariyer hırslarımızı nasıl tarif ediyordu. Bambaşka bir fotoğrafta, Afrika’daki büyük göçte “kameramı bıraktım ve gördüğüm kare yüzünden ağlamaya başladım” dediği acıların kimin başına geleceğini kim seçiyordu?

©Sebastio Salgado - Altın Madeni
Filmi izlediğimiz andan itibaren İstanbul’dan gitmek istiyorduk. Hemen, yarın çantayı alıp kaçasımız vardı. 34 yıldır aynı mahalleden taşınmamış ben, bu şehirden nefret eder hale gelmiştim. Hafta sonu gezmek için çalışmak, trafikleri aşıp varamamak, gece arkamı kollamadan sokakta yürüyememek yetmişti. Yenilmiş bir ‘Gezici’nin en çok tahammül edemediği şey haksızlıktı. Günlük hayatındaki haksızlık da başka topluluklara yapılan haksızlık da kişisel olarak sinir yapıyordu. Şahsi alıyorduk her şeyi. Her gün sokaktaki “kaba insanların dünyası” bizi yormuştu. Naif bir gülümseme, bir baş selamı için evi barkı satardık.

Televizyonu ele geçirmiş ilişki programları, insanları “Ne kadar maaş alıyorsun. Evi üstüme yapacak mısın? Kızın bizle yaşayamaz” cümlelerini kamera karşısında ilk defa tanıştığı birine söyleyecek hale getirmişti. Annemlere ne zaman uğrasam prime time'da bir ses "üstüme yap, üstüme yap" diye bağırıyor, izleyenlerin başkalarının hayatı hakkında yorum yapması da reyting alıyordu. Televizyonlar, doğal süreçte yaratılmış toplum ahlakını, yapay bir ahlaksızlıkla değiştiriyordu. Toplumun kültür DNA’sını televizyonlar ve siyasiler yeniden kodladı.

Sokaktaki adamdan öte, her gün maruz kaldığımız beyaz insanlar da yormuştu bizi. Gözünü kör edecek bir bencilliğe gömülmüş, kendi ırkından olmayandan (ırktan da öte kendi takımı, müzik zevki ve siyasi görüşü birebir örtüşmeyen herkesten) nefret eden; ne eline son bir yılda üçten fazla kitap almış, ne bir fikir için “Ben onu derinlemesine bilmiyorum. Yanılıyor olmayayım” edebini gösterebilmiş beyaz ötesi insanlar. Onlar da bizle birlikte sokaklarda adalet istiyorlardı, tek fark onlar sadece kendileri için adalet istiyorları. Bu kadro yetmezmiş gibi “Ne oldum”cular da cabasıydı. Olmadıkları bir gösteriş merakına bürünmüş, sonradan sahip olduğu metalarla kimlik kazanmış, günün sonunda kovaladığının mutluluk değil, bir ev-araba-para-statü olduğuna inanmış beyaz ötesi arkadaşlarımız. Tüm çocukluğu boyunca mütevazi olması döve döve öğretilen, okula muz götürmeyen, elindekini mutlak ikiye bölen, evi bir miktar güzelse arkadaşlarını evine çağırmayan, arabası varsa bile okula asla arabayla gitmeyen, en ağır hakaretin “görgüsüz” olduğunu düşünen bizler için bu kadar görgüsüzlük dayanılmazdı. Daha da dayanılmazı bu görgüsüzlüğe paye verilmesi, hayatın bir parçası haline gelmesiydi. 

©Rengin Kosklu
Bizim bu değişmiş kültürden bir kaçasımız vardı. Ama pratiğimiz çok yoktu. Aklımıza her İstanbullu gibi gelen ilk yer, Ege kıyılarıydı. Atladık arabaya, hep beraber gittik Bodrum’a. Aynı avluya bakan evlerde komün kuruyoruz, kimi işlere birkaç gün git-gel yapıyoruz, sabah bisikletle gazetemizi almaya inmişken, denize bir dal çık yapıyoruz ve illa ki Uzo içiyoruz. Hayaller çok güzeldi ama işin aslı öyle olmadı. Gidip görünce beceremeyeceğimizi anladık. Ayrıca lakerda torik değildi!

Kasım’da sanki kraliçe beni yatıya çağırmış da ben beğenmemişim tavrıyla “ben o havada yaşamam” diye atıp tuttuğum İngiltere’ye karar verdik, Aralık’ta vize elimizdeydi. Öyle hızlı gelişti her şey. Biz ülkeden kaçıp kendimizi kurtarmak için çıkmamıştık bu yola. Ülke gündeminden, siyasetinden kurtulmak için de çıkmadık çünkü mesafelerle kaçılır kavramlar değildi bunlar. Biz İstanbul’dan ve insanlarından bunaldık. Vizeyi elimizde tuttuğumuz gün de söz verdik birbirimize “Bir gün, birimiz ‘dönmek istiyorum’ derse, 3 gün sonra da 3 yıl sonra da olsa, diğeri sorgulamadan bavulları toplayacak”. Bir hedefle, geri dönülmez bir yola çıkmadık. Bir gidip bakalım ortama, mutlu olur muyuz acaba diye çıktık yola. Tam olarak, 34 yıldır terk etmediğim 34 plakalı İstanbul’dan, yeni bir restoran denemeye gider gibi çıktım, geldim buraya. Sahip olduğum tüm sosyal kimliği, kazanılmış başarıları, kolaylıkları, lüksü, el alışkanlıklarını yani “rahatınız yerinde, neyiniz eksik” dedikleri neyimiz varsa, askıya asıp, pür-u pak geldik.