Ne kadar hızlı olduğuna
ben bile inanamıyorum. Önce birkaç kişinin, çoktan verilmiş kararı sabote edip içimize
kurt düşüren yorumları geldi. Daha önce gidip dönenlerin her şeyi bilir ukalalığı
ve Avrupa’nın tapusunu üstüne yapmışlar havasıyla “pişman olacaksınız” söylemleri,
zaten “ne halt ediyoruz bu yaştan sonra” kaygılarımıza bin birincisini ekledi. Türkiye’deki
iş piyasasını fazla ciddiye alarak, “2 yıl burada çalışmazsan dönünce
stajyerlik bile bulamazsın” diye 2 ay daha beklesem CEO olacakmışım havası yaratanlar da başka bir
mevzuydu. Çıkmışız yola, sen neden beni üzüyorsun bu saatten sonra arkadaş!
Tüm bunların içinde,
çok şükür ki umutlu, mutlu, empati doygunu dostlarımız çoktu. Ne kadar çok özleyeceklerini
söyleseler de “iyi yapıyorsunuz” dediler. İyi yapıyorduk! “Zaten buraların hali
malum”. Evet halimiz malumdu! “Kurtarın kendinizi” Evet kurtaralım kendimizi!
...de neden kurtarıyorduk? Sahi biz neden başka ülkeye taşınıyorduk?
Gündeme dahil her
vatandaş gibi yaşadığımız “Gitmek lazım * Kalmanın tam zamanı * Mücadeleye devam
* Gitmek lazım” dairesel yolculuğunun etkisi illa ki vardır ama aslında her şey
34. İstanbul Film Festivali ile başladı.
Fotoğrafçı
Salgado’nun hayatını ve işlerini anlatan belgesel “Toprağın Tuzu” ile başladı macera. Ertesi gün
canciğer arkadaşlara uğradık, gözlerimiz pırıl pırıl “gitmemiz lazım buralardan”
dedik. Salgado’nun bir insan ömrü boyunca gördüğü topraklar, yaşadığı hayatlar,
dokunduğu kültürler, tanık olduğu acılar, yarattığı dönüşümler sanki onlarca insanın
belgeselini anlatır gibiydi. Bunların sadece birini yaşasam “hayatımın macerası”
diye anlatacağım onlarca anı biriktirmişti. Ve ilk meşhur fotoğrafı “Altın
Madeni” dev ekranda bize bakıyordu. Halat merdiven üzerinde üst üste inip çıkan
işçiler, bizim plaza asansörüne ne kadar benziyordu. Maaş için değil bulabilecekleri
bir parça altın için gönüllü çalışan insanlar bizim kariyer hırslarımızı nasıl
tarif ediyordu. Bambaşka bir fotoğrafta, Afrika’daki büyük göçte “kameramı bıraktım
ve gördüğüm kare yüzünden ağlamaya başladım” dediği acıların kimin başına geleceğini
kim seçiyordu?
 |
| ©Sebastio Salgado - Altın Madeni |
Filmi izlediğimiz
andan itibaren İstanbul’dan gitmek istiyorduk. Hemen, yarın çantayı alıp kaçasımız
vardı. 34 yıldır aynı mahalleden taşınmamış ben, bu şehirden nefret eder hale gelmiştim.
Hafta sonu gezmek için çalışmak, trafikleri aşıp varamamak, gece arkamı
kollamadan sokakta yürüyememek yetmişti. Yenilmiş bir ‘Gezici’nin en çok tahammül
edemediği şey haksızlıktı. Günlük hayatındaki haksızlık da başka topluluklara yapılan
haksızlık da kişisel olarak sinir yapıyordu. Şahsi alıyorduk her şeyi. Her gün
sokaktaki “kaba insanların dünyası” bizi yormuştu. Naif bir gülümseme, bir baş selamı
için evi barkı satardık.
Televizyonu ele geçirmiş
ilişki programları, insanları “Ne kadar maaş alıyorsun. Evi üstüme yapacak mısın?
Kızın bizle yaşayamaz” cümlelerini kamera karşısında ilk defa tanıştığı birine söyleyecek
hale getirmişti. Annemlere ne zaman uğrasam prime time'da bir ses "üstüme yap, üstüme yap" diye bağırıyor, izleyenlerin başkalarının hayatı hakkında yorum yapması da reyting
alıyordu. Televizyonlar, doğal süreçte yaratılmış toplum ahlakını, yapay bir ahlaksızlıkla
değiştiriyordu. Toplumun kültür DNA’sını televizyonlar ve siyasiler yeniden kodladı.
Sokaktaki adamdan
öte, her gün maruz kaldığımız beyaz insanlar da yormuştu bizi. Gözünü kör
edecek bir bencilliğe gömülmüş, kendi ırkından olmayandan (ırktan da öte kendi takımı, müzik zevki ve siyasi görüşü birebir örtüşmeyen herkesten) nefret eden; ne eline son
bir yılda üçten fazla kitap almış, ne bir fikir için “Ben onu derinlemesine
bilmiyorum. Yanılıyor olmayayım” edebini gösterebilmiş beyaz ötesi insanlar. Onlar da bizle birlikte sokaklarda adalet istiyorlardı, tek fark onlar sadece kendileri için adalet istiyorları. Bu kadro yetmezmiş gibi “Ne
oldum”cular da cabasıydı. Olmadıkları bir gösteriş merakına bürünmüş, sonradan sahip olduğu metalarla kimlik kazanmış, günün sonunda kovaladığının mutluluk değil,
bir ev-araba-para-statü olduğuna inanmış beyaz ötesi arkadaşlarımız. Tüm çocukluğu
boyunca mütevazi olması döve döve öğretilen, okula muz götürmeyen, elindekini
mutlak ikiye bölen, evi bir miktar güzelse arkadaşlarını evine çağırmayan, arabası
varsa bile okula asla arabayla gitmeyen, en ağır hakaretin “görgüsüz” olduğunu düşünen
bizler için bu kadar görgüsüzlük dayanılmazdı. Daha da dayanılmazı bu görgüsüzlüğe
paye verilmesi, hayatın bir parçası haline gelmesiydi.
 |
| ©Rengin Kosklu |
Bizim bu değişmiş
kültürden bir kaçasımız vardı. Ama pratiğimiz çok yoktu. Aklımıza her İstanbullu
gibi gelen ilk yer, Ege kıyılarıydı. Atladık arabaya, hep beraber gittik Bodrum’a.
Aynı avluya bakan evlerde komün kuruyoruz, kimi işlere birkaç gün git-gel yapıyoruz,
sabah bisikletle gazetemizi almaya inmişken, denize bir dal çık yapıyoruz ve illa
ki Uzo içiyoruz. Hayaller çok güzeldi ama işin aslı öyle olmadı. Gidip görünce
beceremeyeceğimizi anladık. Ayrıca lakerda torik değildi!
Kasım’da sanki kraliçe beni yatıya çağırmış da ben beğenmemişim tavrıyla “ben o
havada yaşamam” diye atıp tuttuğum İngiltere’ye karar verdik, Aralık’ta vize elimizdeydi.
Öyle hızlı gelişti her şey. Biz ülkeden kaçıp kendimizi kurtarmak için çıkmamıştık
bu yola. Ülke gündeminden, siyasetinden kurtulmak için de çıkmadık çünkü
mesafelerle kaçılır kavramlar değildi bunlar. Biz İstanbul’dan ve insanlarından
bunaldık. Vizeyi elimizde tuttuğumuz gün de söz verdik birbirimize “Bir gün,
birimiz ‘dönmek istiyorum’ derse, 3 gün sonra da 3 yıl sonra da olsa, diğeri
sorgulamadan bavulları toplayacak”. Bir hedefle, geri dönülmez bir yola çıkmadık.
Bir gidip bakalım ortama, mutlu olur muyuz acaba diye çıktık yola. Tam olarak,
34 yıldır terk etmediğim 34 plakalı İstanbul’dan, yeni bir restoran denemeye
gider gibi çıktım, geldim buraya. Sahip olduğum tüm sosyal kimliği, kazanılmış
başarıları, kolaylıkları, lüksü, el alışkanlıklarını yani “rahatınız yerinde,
neyiniz eksik” dedikleri neyimiz varsa, askıya asıp, pür-u pak geldik.