Ata sporumuz sayılabilecek
gidişattan yakınma, hükûmetten şikâyet ve halkın eğitimsizliğine övgü; yani kısaca
memleket boklama, gurbetçinin eve dönüşlerde incelikle sergilediği bir davranıştır.
Kişisel yorumlamalarla şekillense bile boklama, temelde 3 ana akımdan etkilenmiştir.
“İki günde strese
boğuldum. Bu şehirde nasıl yaşıyorsunuz anlamıyorum. Ben alışmışım Thames kenarında sincaplara
şarkı söyleyerek yürümeye, herkesle selamlaşmaya. Ay ne burada herkes asabi,
herkes asık suratlı. Zaten kimse kitap okumuyor. Orada her iş kurallı, zırt
diye cevap geliyor konsülden” ile başlayıp pek çok anı ile koşulabilecek en
uzun maratondur ve genelde “Dönsem bile İstanbul’da yapamam artık. Belki Bodrum…”
ile taçlandırılır.
Dolaylı Boklama (Tevriye)
Tarihteki ilk
örnekleri, Anadolu köylerinde toprak çömleği işaret ederek “Almanya’da bunu en
az 20 Oyro’ya satarsın” güzellemesi ile görülmüştür. Amaç gurbetteki iyiliği
işaret ederek, memleketi kötülemektir. Ağırlıklı olarak milliyetçi ya da ulusalcı
eğilim sergileyenlerin başvurduğu bir yöntemdir. Memleketteyken “ya sev ya terk
et” yaklaşımını gurbete de taşıyarak bulundukları ülkeyi aşırı severler, her
kuralını haklı bulur, insanını övmelere doyamazlar.
Marmaris’teki
tezgahtar kardeşin kışın eleman sayısının azaltılması ve işi yetiştirmek için
her akşam mesaiye kalmalarından şikayeti esnasında sarf ettiği “Bunu Avrupa’da
olsan yapamazsın” cümlesi bir gurbetçi için kaçırılmaz fırsattır. “Yapamazsın
tabi. Sendika adamın aklını alır. Zaten eleman durmaz iki gün bile…” şeklinde
örnekleri çoğaltabiliriz.
Dümdüz Boklama (Mübalağa)
İki tip mübalağa
vardır. İlki ağırlıklı olarak sol kanatta vuku bulur. Onlara İstanbul’dan İzmit’e
taşınmak bile gurbetçiliktir. Bir sebepten harekete geçemeyenlerde “gitmek
lazım bu ülkeden” şeklinde tezahür eder. Gerçekten gidenlerin ise önü alınamaz,
çağlayanlar gibi çoşarlar. Hükümetinden girer, sokaktaki adamın vahşiliğinden
çıkar; medeniyetsizlikten girer 6-7 Eylül’den çıkarlar. Herkes hasta ruhludur,
herkes herkesi ütme derdindedir ve bu ülke adam olmazdır. Ama günün sonunda
ince belli bardakta kaçak çay gelince yelkenler pırpırlanır, onlara her yer
gurbettir.
İkincisi ise eskilerin
Alamancılık olarak tarif ettiği kadim bir söz sanatıdır. Haufbaunhof’larda
hayat başkadır. Onlar memlekete gelince ‘TV bakarlar’ ama en çok kanallı dicitürk
bile doşland kanallarının yarısı etmez. Kölün kadar temiz değildir sokaklar. Bu
da insanlık mıdır?
Artık Bize Gelmez (HÜSN-İ TA’LİL)
Gideli 6 ay ile 3
yıl arasında değişen taze gurbetçinin en sık kullandığı söz sanatıdır. 20
yıllık gurbetçi memlekete daha nostaljik baktığı için bu sanatı pek beceremez.
Becerse de anasının babasının “civciv çıktığı kabuğu beğenmezmiş” lafları
ile susturulur.
“İki günde strese
boğuldum. Bu şehirde nasıl yaşıyorsunuz anlamıyorum. Ben alışmışım Thames kenarında sincaplara
şarkı söyleyerek yürümeye, herkesle selamlaşmaya. Ay ne burada herkes asabi,
herkes asık suratlı. Zaten kimse kitap okumuyor. Orada her iş kurallı, zırt
diye cevap geliyor konsülden” ile başlayıp pek çok anı ile koşulabilecek en
uzun maratondur ve genelde “Dönsem bile İstanbul’da yapamam artık. Belki Bodrum…”
ile taçlandırılır.
Bu Türkiye
tatilimizde, üstadlarımız kadar olamasa da, elimizden geldiği kadar söz
sanatlarını kullanmaya çalıştık. Dinleyicilerimize keyifli anlar
yaşatabildiysek ne mutlu bize. Bir de şu AB’den çıkmasa, ne de güzeldir
İngilizlik.
