Sunday, 22 May 2016

Sağdan git, hep sağdan - Kaldırımın sağından

by Nuova Roma
Hectic dedikleri bir şey var: Tabiatıyla Yunanca kökenli - Yunanca'daki manası "süreğen, mutat" iken 1900lerden beri anlamı farklılaşmış ve İngilizce'de "hararetli ve kaotik aktivite" için kullanılmış. Süreğen kaosu anlatıyor artık. Koşturmaktan kıçınızın üzerine oturamadığımız zamanların sıfatı olmuş.

Bu gibi günler de haliyle aceleyle metroya ya da başkaca bir toplu taşıma aracına yetişmekle başlıyor. Sabahları yıllardan beri değiştiremediğim uyanamama halinden, yarım saat içerisinde insan selinin içerisine katılma haline nasıl geçiyorum, bunu ben de çok çözemiyorum ama o anda artık önümdeki insan selini yırtarak ilerlemek için gereken tüm bilgiye, donelere, dişlere, tırnaklara ve "excuse meee"lere hakimim.

Derken karşıma o mel'un tabela çıkıyor:




"Keep right". Türkçesi : "Ayıoğlu ayı, insan gibi sağdan yürü, ezme milleti".

Biran evvel ilerlemeye çalışırken, tabelayı gördüğüm anda ezilen ben oluyorum, yavaşlıyorum hemen! İngiliz medeniyeti tüm haşmetiyle karşımda yükseliyor. Lisede ayağımda spor ayakkabı görmüş müdür yardımcısı kraliçenin maiyetine girmiş, elinde mikrofon "Sağdan yürüsene laaaeeaaannn!" diye bağırıyor. Tıpış tıpış sağdan yürüyorum. Zaten Türkiye'de de bazen şerit ihlali yapardım efendim.

Neden sonra farkediyorum ki bu tabela bir müdür yardımcısı tabelası değil. Bu ülkede normal olan soldan yürümek. Ama metronun o bölümünde, sadece düzeni sağlamak için, "Malum hep soldan yürüyoruz ya, bu merdivenlerde sağdan yürüyünüz" demeye çalışmış abi. Amaç "Bi' insan olun arkadaşım!" demek değil katiyen. Müdür yardımcısı bu ülkeye vize alamamış neyse ki. Ama kuralları çiğnemeye az ya da çok meyilli aklım tabelayı "İsmini söylemek istemediğim bazı arkadaşlar, onlar kendilerini biliyorlar, soldan yürüyor" şeklinde okuyor.

Nasıl ki bir İngiliz, metroda her durakta anons edilen "Mind the gap"i duyduğunda bunu basit bir uyarı olarak algılıyorsa, ben basamakta durursam otomatik kapı çarpacak tedirginliğindeyim. Çocukluğumuz Bay Yanlış ve Doğru Ahmet ile geçmiş, kaldırımın sağından yürümemiz için TRT şarkı yapmış. N'edeyim?

Neyse ki bir gün yoğun bir istasyonda, "Lütfen koşmayın" yazısını görüyorum da rahat ediyorum. Ha şöyle anladığım dilden konuşun yahu. Rahatlıyorum.



Friday, 13 May 2016

Aksırıram, tıksırıram - İngiliz miyim ben?!


by Nuova Roma
E ama bazen hiç de televizyonda göründükleri gibi değiller gerçekten. Yani tamam işyerinde ya da metroda "Annem saat 5 olmuş, hadi!" deyip çantadan porselen fincan çıkarmalarını beklemiyoruz ama daha zarif biliyorduk biz sizi?

Çakır gözlü, incecik, kır saçlı bir kadın. Çıtı pıtı, hanım hanım, yönettiği müşterisine ya da sana bana her daim iliklerine kadar politik ve "Darling hazırladığın sunum en hafif tabiriyle götüme benzemiş" derken dahi gözlerinin içi gülüyor. Bunu her yaptığında aklıma Vizontele'de torununun ayağının kırıldığını gülerek haber veren oğluna "Çok mu gülüncüne gitti evladım?" diyen Altan Erkekli geliyor. Hoşuna gitmeyen soruları dudaklarını büzerek ve sondaki o'yu u'ya ulayarak yanıtlıyor (No yerine Nöoouu gibi). Her öğle yemeğinde evde hazırlayıp yanında getirdiği soya filizli ve doğranmış -rendelenmemiş- havuçlu salatasını yiyor. Yağmur çamur demeden her sabah ve her akşam eviyle işi arasındaki yolu bisikletiyle katediyor, akşam kaskını eline alıp masasından ayrılırken "this is all from meeee" diye neşeyle şakıyor. Her şeyiyle buralı, her şeyiyle alışık, her hareketi kendiliğinden.

Ve her şeyiyle henüz buralı olmaya çok uzak olan bana birtakım spontane hareketler çok saçma geliyor! Sevgili Alice: Tamam, öğle yemeklerinde ne bizimle ne birbirinizle kaynaşmayı halk olarak sevmiyor, yemeğinizi masanızda yiyor olabilirsiniz. Soya filizli salatanızı yerken, ağzınızı toplamayı bilmediğinizden ya da saçma sapan soslarla mahvettiğiniz salatalarınıza zeytinyağı koymayı akıl edemediğinizden ağzınızı gıcır gucur diye sürekli şapırdatıyor da olabilirsiniz. Burnunuzu silerken hep aynı notayı aynı desibel seviyesinde çıkarma gayretinizi de gözardı edebiliriz - tecrübeliler öyle diyor, alışabiliriz bence de.

Ama bacım, bu kadar yağmurlu bir memlekette, bisikletle işe gelirken çorapların her ıslandığında onları masamızın yanındaki pencere pervazına koyduğunda, sana Grup Vitamin yakışıyor maalesef.

Rengarenk, mini mini, henüz giyilmiş, ıslak ve sahibi tarafından demin tersyüz edilerek güneşsiz pencereye kurusun diye serilmiş ingiliz kadın spor çorapları size bir mouse kadar yakın.

Tuesday, 3 May 2016

Tek kaş oldum, dolaştım şu alemi

2004'te mezun olduğumdan beri çalışmadığım bir gün dahi olmamış. Haliyle ev kurma ve yeni bir düzen oturtma işini de quarter hedefi konmuş bir beyaz yakalı manyaklığında yapıyorum. Sonuç olarak 1 ay sonra belim kaymış, ellerim toynak, kaşlarım Mustafa Keser!

Londra'da kaş, manikür ve saç bağımsız meslekler. "Musti acaip geç kaldım yavru. Bana çok hızlı iki kişi birden girsin" diyerek fönünü çektirirken, ayaklarını yaptıramıyorsun. High Road'daki kuaförle anlaşamayınca (Only for today? Is this her off day? Who is she?) mevzuyu çözdüm. Az ileride merdiven altı dişçisi kılıklı bir dükkanda, ağzı maskeli bir adam "doluyum cicim" diyor. Hiç sorun değil, gidiyorum iki yan dükkana. Yan dükkan misler içinde. Gevrek gevrek konuşan tek kişilik dev kadro "aloo ne koyim" demeden kaşları çözüyor. Ben tam kızı tam zamanlı çalışan alacakken şu saçma dialoğa maruz kalıyoruz:

- Manikür nasıl olacak?
- Manikür gibi. Normal
- Ne tarzda olacak?
- Ne tarzı. Toynak ile gelmişim, kadın eli istiyorum! "Woman hand?"
- Seni düşünmek için bırakayım, karar verince haber et.
- Google search: manicure types london??

Özetle anladığım, bunların manikürdeki en önemli unsuru oje! Zaten kadının etleri itmek ya da almak yerine sadece sevmesinden de anlayabilirdim. Ojeye göre tarz değişiyor. İçeriye Lady Di gibi giren, Sultanbeyli gülü styla incikli, boncuklu, renkli desenlerle geri çıkıyor.

Yapıştır o zaman free styylaaa

Monday, 2 May 2016

Çöbü Almaya Geldim

Çöp ile ilgili ilk dersimiz, herkesin kendi çöpünün, kendisine özel olduğudur. İngiltere'de çöp, mülkün temelidir. Neden? Çünkü çöpü kolay kolay atamazsınız.

Yaşadığın bölgeye göre, haftada 1 gün çöp toplama günü var. Evet bir gün! Evet bütün o çöpü bir hafta bekletiyorsun. Ay evet "piiiss, kokar ayol".
Neyse işte haftada bir kez, çöpleri siyah büyük poşetler ile kovana koyup kapıya bırakıyorsun. Başka renk torbaya koyarsan almıyorlar. Karton, cam, kağıt, plastik diye ayrıştırmazsan, bir haftanın çöpü kutuya sığmıyor. Kutunun dışına taşan çöpü de almıyorlar.

Sonra bir mektup geliyor (bkz. bak postacı geliyor), "çöpünü filan günde kapıya koy. Ayrıştır. Temiz ol, akıllı ol" filan falan... "He bir de biz çöpünü takip edeceğiz. Eğer çok olursa gelip seninle bu konuyu konuşacağız" Elimde mektup, aklımda yandaki karikatür!

Malum eve yeni taşındık. Yer, gök karton kutu. Kapıya koyuyorum adamlar almıyor. Bekle 7 gün sonra daha da çok karton, yine koyuyorum alan yok. Sabah 7'ye saat kurup kalkıyorum. Çöpçü "çoğh da umrumda senin çöbün bacım" minvalinde "Bu çok. Ben alamam. Belediyeyi ara" diyor. Telefon açıyorum, otomatik kayıt çöp için 2'ye basın diyor. Yapıştırıyorum 2'yi." Çöp birimi çok yoğun sonra arayın biiiiippp..."

Velhasıl bahçeyi kaplayan dağlardan kurtulamıyorum ve "eeahh parasıyyla di mi yaa" diyerekten internetten bir şirket buluyorum. Adamlar çöpümü almak için benden 80 pound alıyor. Ben hayatımın en yaratıcı ütülmesinin şokuyla telefonda kimle konuşursam çöbü almaya geliyorum. End of the story!

O kadar kartonu memlekette atsam, 10 dakikaya hepsi kağıt toplayıcılarla giderdi. Bir de üzerine iki yıllık hayır duası alırdım. Efkarım 320TL! I didn't do that.