Thursday, 23 June 2016

Poşetleri Ayarlama Enstitüsü

İstanbul'dan ilk defa, plakasına uygun şekilde 34 yaşında çıktım. Bırak ülke değiştirmeyi, doğduğundan beri aynı mahallede yaşayan bendeki İstanbulluluk, arıza olmayı normal sayacak kadar köklü. Moda'da bir yeri, 20 yıldır orada olmayan bir Mc Donald's havuzundan tarif eden bir insanım en nihayetinde.

İstanbul bize telaşı, telaş içinde paniklemeyi ve telaş etmeyene dalaşmayı öğretir. İçinde büyüyen bizler pek fark etmeyiz ama sonradan gelenler bunu genelde "Çok hareketli. Hep koşturmaca" diye tanımlar. Önümüzdeki insan hele ki bir kere aldığı ürünü son dakika değiştirmeye kalksın, ödeme yapacağı kartını çantadan çıkartmamış olsun ya da kasadaki adama gereksiz sorular sorsun. Gelişine koyarız lafı gediğine. Kör değil ya, kuyruğu görmüyor mu? N'apacak, dükkanı üzerine mi alacak ki bu kadar soru soruyor? Biz onun gibi boş gezenin boş kalfası değiliz; işimiz gücümüz var aarkadaşıım!

34 yılını acele ile kalp krizi arasındaki ince çizgide geçiren benim için Londra'da bir market alışverişi de farklı olamazdı. Öncelikle çoğu medeni ülkedeki gibi plastik poşet parayla satılıyordu. Çevreci tavrın korunmasını çok önemsiyorlar - ya da ciddi pintiler artık bilemiyorum. Fakat ülkedeki ilk büyük alış verişim, canım zaten burnumda, ilk defa tek başıma ev temizlemişim, bir de üstüne eşyalar hala gelmemiş. Kasadaki kadının "Neee 6 poşet mi?" şaşırmalarını çekecek durumum yok. "6 poşet bacım. Yetmezse yine alırım, bilirsin. Deliyim gözü kara deliyim" desem de içimden, "yeeess. soorryyy." dedim sustum.


Poşetleri alınca parmakları yalama ve poşete sürtme taktiği ile gelecek ürünlere hazır pozisyonumu aldım. Kadın geçirdikçe yapıştırıyorum. Dağlar kadar şey almışım. Geliş hızı ile aynı hızda poşetlemem, en doğru anda kartı uzatmam, şifre girişi ile son poşeti arabaya koyuşum arasında az süre bırakmamam lazım ki benden sonrakinin ürünleri benimkilerin üzerine düşmesin. Allahına poşetliyorum. Bir yandan eşit ağırlıklara bölüyor, yiyecek ve deterjanı ayrı paketliyor, ezilecekleri üstte bırakıyorum. Maratonunu yapsalar ilk 10'a girerim. Fonda Rocky çalıyor 'Adrriiaaann', ben poşetliyoruumm!

Beni şaşkın bakışlar ile izleyen kasiyer, ölümcül bir durum varmış ama gitmeden hayvan gibi alışveriş yapmaya karar vermiş gibi canımı dişime takmama anlam verememiş olacak ki, ürün geçirmeyi bırakıp poşetlemeye yardım etmeye başladı. Benim üretim bandı durdu tabi.
O an diğer kasalarda bıcır bıcır kasiyer ile sohbet eden, sallana sallana aldığı ürünlerle ilgili sorular soran insanları görüp kendime geldim. Kuyruktaki insanlar da her an beni dizimden vuracak gibi bakmıyordu. Basit bir market alışverişinde bile standart bir gerginlik yaşadığımı 34 yıl sonra fark etmenin gevşekliği ile dedim kasiyere "Yağmurlar da geçmedi bir türlü. Sence bu kabartma tozu markası iyi mi?"

Wednesday, 8 June 2016

Irkçılığın Yollarıma Pusu Kurmuş Beklemekte

“Paki deme sakın, büyük ırkçılık burada” dedi arkadaşlar. Toplam üç kez, konunun göbeğinde, başıma kötü bir şey gelir endişesiyle. “İyi ama Paki olmak kötü bir şey değil ki ırkçılık olsun”


Pakistan’da doğmuş birine Paki dediğim için ırkçı sayılabileceğim ülkenin sokaklarını, AB’den çıkmak için yapılacak referanduma yönelik şu kampanya billboard’ları süslüyordu o esnada: “77 Milyonluk Türkiye AB’ye girecek. Kültürümüzü ve toplumumuzu yok etmeden dur de!”

“Paki’ye Paki demeyin” ırkçılık etiketi, Hintli, Çinli, Arap, Polonyalı ve Türk dediğinde de geçerliydi. Ama İngiliz topraklarında bir Fransıza “French” demek, ırkçılık sayılmıyordu. Alman ya da İtalyan demek de gayet normaldi. Dilbilgisi gereği ırkçılık yapmamak için koydukları kuralın kendisi ırkçıydı. Etnik kimlik belirttiğim için ırkçılık sayılıyordu. Daha ilginci ise o, kendisi için Paki diyebiliyordu fakat benim demem ayıptı. Yani karşımdakini duymazdan gelecektim.

Pakiyiz biz
-          Aa Fransıza benziyorsunuz
-  Yok Pakiyiz
-          İtalyan olmasın. Emin misin?
-   Pakiyiz abi, bir sorunun mu var?
-          Ne sorunu canım. Benim Paki arkadaşlarım da var.

Acaba ırkçılıktan bu kadar korkan bir İngiliz'in bilinç altında, gerçekte ne dolaplar dönüyordu. Türk demek ayıp olduğuna göre, Durumumuzdan utandığımıza emindi herhalde. Fransız demek ayıp değildi, çünkü onlar iyi eğitimli beyaz Avrupalılardı. Ama bizim utanmak için sebebimiz çoktu. Yüz yüze tanıştıklarının ise o Türklerden değil, iyi Türklerden olduğuna dair bir fikir geliştiriyordu belki. İngiliz aksanına sahip değildi bu Türkler elbette. İşte dinleyeceksin, konuşacaksın düzelteceksin şiveni. “İngilizce konuş, çok konuş!” diye tavsiye vermeyi uygun buluyordu belki. Ah bu Türkler bir ülkede 77 milyon insan, yarısı aç bilaç yaşıyordu. ‘Acaba bakabilir miyiz?’ diye düşünmeden birer, ikişer çocuk doğuruyorlardı. Ne ara yapıyorlardı o kadar çocuğu? Neyse ki bu Türk komşusu İngiltere’ye atmıştı kapağı. İngiliz sayacaktı kendini artık. Zaten farklıydı diğerlerinden. Hatta ilk tanıştığında iltifat olarak söylemişti “hiç Türke benzemiyorsunuz” diye.

Beyaz Türk'ün Kürt'e yaptığı muameleyi mi görüyorduk? Oh, mis gibi empati kokuyordu. Bu kadar empati içindeyken nasıl oluyor da daha da milliyetçi oluyordu gurbette yaşayan Türkler. Daha da çok empati kokuyordu ama kokuyu galiba yine bir avuç insan alıyordu. 

Sanıyorum ki enine boyuna düşünmemişti bu İngilizler, Paki demeyi ırkçılık ilan ederken. Amaçları iyiydi, en nihayetinde ifade özgürlüğünün yazılı kanunla değil, vicdanlarla da korunduğu yerdi. Belki de ırkçılığın her çeşidinin, tüm şablonları evrenseldir. Kumaşı bu kadar tanıdık olduğuna göre!

Thursday, 2 June 2016

Sizden Gorgeous Olmasın

Yeni yaşama alışma hali, anlık ruh bükücülere rağmen bence on numara sağlıklı ilerliyor. İlk 6 ayda, bir Zülfü çalınca gözü dolmayan ittirsin gitsin Dominik'ten parayla vatandaşlık alsın. Öte yandan kimi durumlara alışmak plan programla olacak gibi değil.

Misal İngilizin iyi hali bir abartma durumu var. Her şey "gorgeous, brilliant, lovely en kötü awsome". Mütevaziliğin ailede döve döve öğretildiği, "iyisi değil hayırlısı olsun" diye dualar edilen, sükutun altın olduğu bir kültürden gelince duruma alışmak zor. Gaza geliyorum, arada ben de bi 'lovely' patlatayım diyorum ama öyle histerik tonlayamadığım için benimki daha çok "eyvallah" kıvamında çıkıyor.

Durum öyle vahim ki, birine iyi günler dediğinde, "sana da" cevabı yerine aldığın "akılalmaz bir gün geçir" cevabını gerçekten aklın almıyor. "Bir şey yapayım da renkli bi gün geçireyim evet ya. Ben niye eve gidiyorum ki hacı" diye kalakalıyorsun Boots'un önünde elinde iki renk oje, bir asetonla.

Aynı gazla İstanbul'da bakkala giren adamın şu diyaloğunu canlardırmadan edemiyorum:
-İsmail abi bi kısa Malboro aliym
+ Buyur canım
-İsmail abi. Mükemmel bir gün geçir abi
+Alicim sen de sevgi dolu bir akşamüstü yaşa
-Sevgiyle abi