İstanbul'dan ilk defa, plakasına uygun şekilde 34 yaşında çıktım. Bırak ülke değiştirmeyi, doğduğundan beri aynı mahallede yaşayan bendeki İstanbulluluk, arıza olmayı normal sayacak kadar köklü. Moda'da bir yeri, 20 yıldır orada olmayan bir Mc Donald's havuzundan tarif eden bir insanım en nihayetinde.
İstanbul bize telaşı, telaş içinde paniklemeyi ve telaş etmeyene dalaşmayı öğretir. İçinde büyüyen bizler pek fark etmeyiz ama sonradan gelenler bunu genelde "Çok hareketli. Hep koşturmaca" diye tanımlar. Önümüzdeki insan hele ki bir kere aldığı ürünü son dakika değiştirmeye kalksın, ödeme yapacağı kartını çantadan çıkartmamış olsun ya da kasadaki adama gereksiz sorular sorsun. Gelişine koyarız lafı gediğine. Kör değil ya, kuyruğu görmüyor mu? N'apacak, dükkanı üzerine mi alacak ki bu kadar soru soruyor? Biz onun gibi boş gezenin boş kalfası değiliz; işimiz gücümüz var aarkadaşıım!
34 yılını acele ile kalp krizi arasındaki ince çizgide geçiren benim için Londra'da bir market alışverişi de farklı olamazdı. Öncelikle çoğu medeni ülkedeki gibi plastik poşet parayla satılıyordu. Çevreci tavrın korunmasını çok önemsiyorlar - ya da ciddi pintiler artık bilemiyorum. Fakat ülkedeki ilk büyük alış verişim, canım zaten burnumda, ilk defa tek başıma ev temizlemişim, bir de üstüne eşyalar hala gelmemiş. Kasadaki kadının "Neee 6 poşet mi?" şaşırmalarını çekecek durumum yok. "6 poşet bacım. Yetmezse yine alırım, bilirsin. Deliyim gözü kara deliyim" desem de içimden, "yeeess. soorryyy." dedim sustum.

Poşetleri alınca parmakları yalama ve poşete sürtme taktiği ile gelecek ürünlere hazır pozisyonumu aldım. Kadın geçirdikçe yapıştırıyorum. Dağlar kadar şey almışım. Geliş hızı ile aynı hızda poşetlemem, en doğru anda kartı uzatmam, şifre girişi ile son poşeti arabaya koyuşum arasında az süre bırakmamam lazım ki benden sonrakinin ürünleri benimkilerin üzerine düşmesin. Allahına poşetliyorum. Bir yandan eşit ağırlıklara bölüyor, yiyecek ve deterjanı ayrı paketliyor, ezilecekleri üstte bırakıyorum. Maratonunu yapsalar ilk 10'a girerim. Fonda Rocky çalıyor 'Adrriiaaann', ben poşetliyoruumm!
Beni şaşkın bakışlar ile izleyen kasiyer, ölümcül bir durum varmış ama gitmeden hayvan gibi alışveriş yapmaya karar vermiş gibi canımı dişime takmama anlam verememiş olacak ki, ürün geçirmeyi bırakıp poşetlemeye yardım etmeye başladı. Benim üretim bandı durdu tabi.
O an diğer kasalarda bıcır bıcır kasiyer ile sohbet eden, sallana sallana aldığı ürünlerle ilgili sorular soran insanları görüp kendime geldim. Kuyruktaki insanlar da her an beni dizimden vuracak gibi bakmıyordu. Basit bir market alışverişinde bile standart bir gerginlik yaşadığımı 34 yıl sonra fark etmenin gevşekliği ile dedim kasiyere "Yağmurlar da geçmedi bir türlü. Sence bu kabartma tozu markası iyi mi?"
İstanbul bize telaşı, telaş içinde paniklemeyi ve telaş etmeyene dalaşmayı öğretir. İçinde büyüyen bizler pek fark etmeyiz ama sonradan gelenler bunu genelde "Çok hareketli. Hep koşturmaca" diye tanımlar. Önümüzdeki insan hele ki bir kere aldığı ürünü son dakika değiştirmeye kalksın, ödeme yapacağı kartını çantadan çıkartmamış olsun ya da kasadaki adama gereksiz sorular sorsun. Gelişine koyarız lafı gediğine. Kör değil ya, kuyruğu görmüyor mu? N'apacak, dükkanı üzerine mi alacak ki bu kadar soru soruyor? Biz onun gibi boş gezenin boş kalfası değiliz; işimiz gücümüz var aarkadaşıım!
34 yılını acele ile kalp krizi arasındaki ince çizgide geçiren benim için Londra'da bir market alışverişi de farklı olamazdı. Öncelikle çoğu medeni ülkedeki gibi plastik poşet parayla satılıyordu. Çevreci tavrın korunmasını çok önemsiyorlar - ya da ciddi pintiler artık bilemiyorum. Fakat ülkedeki ilk büyük alış verişim, canım zaten burnumda, ilk defa tek başıma ev temizlemişim, bir de üstüne eşyalar hala gelmemiş. Kasadaki kadının "Neee 6 poşet mi?" şaşırmalarını çekecek durumum yok. "6 poşet bacım. Yetmezse yine alırım, bilirsin. Deliyim gözü kara deliyim" desem de içimden, "yeeess. soorryyy." dedim sustum.

Poşetleri alınca parmakları yalama ve poşete sürtme taktiği ile gelecek ürünlere hazır pozisyonumu aldım. Kadın geçirdikçe yapıştırıyorum. Dağlar kadar şey almışım. Geliş hızı ile aynı hızda poşetlemem, en doğru anda kartı uzatmam, şifre girişi ile son poşeti arabaya koyuşum arasında az süre bırakmamam lazım ki benden sonrakinin ürünleri benimkilerin üzerine düşmesin. Allahına poşetliyorum. Bir yandan eşit ağırlıklara bölüyor, yiyecek ve deterjanı ayrı paketliyor, ezilecekleri üstte bırakıyorum. Maratonunu yapsalar ilk 10'a girerim. Fonda Rocky çalıyor 'Adrriiaaann', ben poşetliyoruumm!
Beni şaşkın bakışlar ile izleyen kasiyer, ölümcül bir durum varmış ama gitmeden hayvan gibi alışveriş yapmaya karar vermiş gibi canımı dişime takmama anlam verememiş olacak ki, ürün geçirmeyi bırakıp poşetlemeye yardım etmeye başladı. Benim üretim bandı durdu tabi.
O an diğer kasalarda bıcır bıcır kasiyer ile sohbet eden, sallana sallana aldığı ürünlerle ilgili sorular soran insanları görüp kendime geldim. Kuyruktaki insanlar da her an beni dizimden vuracak gibi bakmıyordu. Basit bir market alışverişinde bile standart bir gerginlik yaşadığımı 34 yıl sonra fark etmenin gevşekliği ile dedim kasiyere "Yağmurlar da geçmedi bir türlü. Sence bu kabartma tozu markası iyi mi?"
No comments:
Post a Comment