Monday, 26 February 2018

Hoşçakal Münir Baba

Her eve bir televizyon devrimli küçük Amerika mahallesine doğan her seksen kuşağı çocuğu gibi bolca Yesilçam filmiyle büyüdüm. Çok kanallı televizyona geçilmişti ama televizyonun yok ettiği sinema endustrisi seks filmleri üretmeye başladığı için yayınlayacak yerli içerik yoktu. Yabancı diziler tüm programı doldurmuyordu, yerli dizi endüstrisinin anlamsız uzun bakışmalı senaryoları keşfine ise daha çok vardı. Yani aşkam İstiklal Marşı’nın üstüne çıkan o necefli maşrapayı ekrandan kaldıracak yatırım vardı ama içerik yoktu. Hal böyle olunca dayadılar sanatçılara bir kuruş telif ödemek zorunda olmadıkları bedava Yeşilçam filmlerini. Biz çocuktuk ve masum aşklar, mutlu sonlar, siyah ve beyaz gibi ayrılan iyiler ve kötüler içinde büyüyorduk. Sokaktan arabesk, zorbalık ve bencillik bangır bangır yükseliyordu ama biz Yeşilçam çocukluğumuzda Tarık Akan ile Sultansuyu’nda Gülşen Bubikoğlu’nu öpüyor, Adile Naşit ile gıdaklayarak kaybolan elmasımızı arıyor, Seferoğulları’ndan Suphi’ye uyuz oluyor ve Zeki Alasya ile Ali Rıza denen pezevengi arıyorduk. 

Çocukluk bitip bizi sokağa saldıklarında gördük ki baş karakterleri çoktan Nuri Alço ve Erol Taş kapmıştı. Hem devrime, hem aşklara hem de tanıştığımız her yeni çevreye bir gömlek romantik kaldık. Hayata kolay kırılmamız ve “bağzı” şeylere kahroluşlarımız hep bu Yeşilçam filmlerindendir hakim bey! İşte bu yüzdendir Münir Özkul yittiğinde dün, hepimizin babası da yitti biraz. Yoksul ama yoksun olmayan Yaşar Usta’nın koruduğu çocuklarıydık. Şimdi benim de “sana iki çift lafım var beyim”
Bil ki bizim için mutluluk parayla alınan değil, sakızdan bedava çıkan bir çıkartmadır. Başarılarımızı anlattığımız değil başımıza gelen saçmalıkları kahkahalarla paylaştığımız masalardır aşkla kurulduğumuz. Ünvanlı değil vicdanlı insanları severiz. Hayatın bizi kırdığı hızda kurarız rakı sofrasını. Ve bir avuç toprak bulsak umut yeşertir, elini tutacak birini bulsak göğe bakarız. 


Hoşçakal Münir Baba. Bir Cuma sabahı işyerinin ortasında durup ağladık sana. Seninle yiten iyi insanlara, bugün yokluğuna yandığımız naifliğe bir kez daha ağladık. Beni hayat kırmadı hakim bey, çok Yeşilçam filmi izlemem ve gerçekten inanmamdır sanırım suçum…

Everyday I’m Gurbeting


Başka bir ülkeye taşınmak, sigarayı bırakmak gibi. Nikotinin vücudu terk etmesi 3 gün ama beynindeki kahve-sigara, alkol-sigara, ‘uçağa binmeden aman bir sigara’ bağlarını koparmak aylar sürüyor. Gittiğin ülkeye getirdiğin bağlar 30 yıl düğümlenmiş 30 düğümlü sicim, bir ‘abrakadabra’ ile çözülmüyor. Süpermarkette bir yandan telefonla konuştuğun arkadaşına ‘yani alıştık artık buralara’ derken Dünya Lezzetleri rafında karşılaştığın Albeni çikolata, ‘nah alıştın, kapat şu telefonu!’ diye azar çekiyor. Bir ‘arada kalma hali’ icinde, bildiğin ezberler burada geçmiyor.

Bodrum’da yazlığı kapatırken bırakmaya kıyamadığı Begonvil’i ‘bu yaz da pek azdı namusuz keh keh’ diye seven emeklinin bir ümitle kırdığı dal gibisin. Hanımın ‘tutmaz İstanbul’un karında kışında’ sözlerine aldırmadan sarıp sarmalanıp götürülecek, ilk fırsatta tanımadığın toprakla buluşacaksın. Karda seni doğru sarmazlar, toprağına kar değdirirlerse tutmazsın. İşin garibi, 6 ay geçip de bahar gelmeden kök saldın mı, filiz verecek misin kimse bilemez. Bir bahar filiz vermekle de olmaz tabi, her sene boy atacaksın, yeni dallar vereceksin, mor çiçeklerin çoğalacak, dayanıklılığın da artacak ama o iklimin çiçeği olamayacaksın. Her kış, her karda seni doğru sarmazlarsa, köklerin kavrulacak. Başka bir iklimden geldiğini mutlaka hatırlayacaksın, her şey hatırlatacak. Üzgünüm ama raftaki Albeni haklı, ‘nah alıştın’
Köklerini hatırlatan bağlar kimi zaman bir şarkıyla, kimi zaman Bozcaada gibi esen bir rüzgarla, kimi zaman hiçbir şeyi hatırlatmayan ama ‘annem görse bayılırdı’ dediğin güzelliklerle kendini hatırlatıyor. Kendine daha çok dışarıdan bakmaya başlıyorsun. Adeta elini kolunu yeni keşfeden bebek gibi bilmediğin duyguları keşfediyor, sürekli bir oldurma çabasının içinde acizliğine kızıyorsun. 

Her şey yepyeni, gezip görecek çok şey var, günlerin de keyifli aslında ne yalan söyleyeyim. Ama an geliyor aldığın keyiften mahcubiyet duyuyorsun. O sokakta özgürce yaşını yaşayan genç kızları görünce köklerinde düğümlenmiş çocuk gelinlerden mi, Ankara Garı’nda kaybettiğin üniversite öğrencilerinden mi, tecavüzcüsüyle evlendirilen gencecik kızlardan mı utanacağını şaşırıyorsun. Bir anda gözün doluveriyor, bir boğazın düğümleniyor, elinle makyajını dağıtmadan damlaları siliyorsun. Bir iç çekiyorsun ve bu kışı da atlatıyorsun. Bir dahaki kışa kısmet artı
k

Friday, 12 May 2017

Bana 6 Ay Pasaportsuzlugun Resmini Çizebilir Misin Abidin?


Ayni kategoride vize uzatmasini bizden hemen once alan arkadaslarimiz 3 hafta icinde pasaportlarini geri almis, hayatlarina kaldiklari yerden devam etmisti. Sansimin buyuk hastasiyimdir, biz belgeleri teslim ederken “4 aydan once donmuyormus” hasbukeyinde laflar dolanmaya baslamisti.

“DOORT AAYY! Benim tatil yapan yerlerim bozulur bebegim, neyin dort ayiymis bu yaa??!!” elitist tavirlarim kar etmedi. Niyeyse bizim pasaportu gorunce, “Aaa sizinkiler mi geldi? Dur sunu halledelim” diyecekler gibi bir hissiyat tasidim her gun. Sayisal bile haftada bir oynaniyor, bak her gun diyorum, sayisal bekledim. Home Office calisanlari beni daha cok sevsin diye ev adresi kaniti olarak Cold Play konser biletlerimi, gonullu calisma mektuplarimi filan ekledim. Hala oyle romantik bakiyorum vize uzatma surecine, “Aaa Kongos, Ben Harper filan dinliyormus, yapistiralim 3 yili” diyecekler diye bekliyorum.

Olmadi... (Buradan yetkililere sesleniyorum, acilen nah isareti emojisi yapilmasi lazim. Lutfen ama halkimiz bunu hak ediyor)
6 ay pasaportsuzlugun resmi

Esi, dostu aradik, biz gelemiyoruz siz gelin bari diye. Evde kisa sureli nese, eglence ama 4 aydan daha uzun suren 4 ay yapmislar! Ucuncu ay gibi birisi “5,5 aydan once gelmiyormus” hafazanallah dedikodusunu baslatinca bana bir haller oldu. Metrodaki elin kadininin eli annemin ellerine benziyor diye aglamalar, Yunanistan fotograflarina karsi uzo icmeler, icimde bir kucuk kiro ile Anadolu lezzetleri as ermeler filan. Sonra yavas yavas gezme durtumu kaybettim. 1 Nisan’da seyahat sezonunu acan ben, “amaan iyi boyle evimizde sicacik” diye babanneme bagladim. Ki rahmetli babannem 85 yasinda seyahate giderken vefat etmisti, oyle gezenti DNA’larim var.

Bu arada olmamasi gereken ne varsa oldu. Elimizde bir kimlik bile olmadan yeni ev aradik, bulduk, kredi kontrolune girdik, yerlestik! Yine elimde pasaport olmadan is gorusmesi yaptim, calisma hakkimi kanitladim, ise basladim! Atakan’in sozlesmesini iptal ediyorlardi, avukatlarla gorustuk, haftalarca mucadele ettik. Kimligin gerektigi otuzbesbin durumda benim ben oldugumu kanitlamak icin once Ingiliz asaletınden olmayınca Orta Anadolu’dan diller doktum, “I swear yaa! Look I gave the name of God. What can I do sometimes”


Ama gun bugundur. Daha elim degmedi ama BRP kartimiz gelmis. Beni yerde bulan beri gelsin. Ben mesela, ucarim mesela! THIS ISS SPAARRTTAAAAA!! 

Sunday, 26 February 2017

Sahi Buraya Neden Gelmiştik ?

Ne kadar hızlı olduğuna ben bile inanamıyorum. Önce birkaç kişinin, çoktan verilmiş kararı sabote edip içimize kurt düşüren yorumları geldi. Daha önce gidip dönenlerin her şeyi bilir ukalalığı ve Avrupa’nın tapusunu üstüne yapmışlar havasıyla “pişman olacaksınız” söylemleri, zaten “ne halt ediyoruz bu yaştan sonra” kaygılarımıza bin birincisini ekledi. Türkiye’deki iş piyasasını fazla ciddiye alarak, “2 yıl burada çalışmazsan dönünce stajyerlik bile bulamazsın” diye 2 ay daha beklesem CEO olacakmışım havası yaratanlar da başka bir mevzuydu. Çıkmışız yola, sen neden beni üzüyorsun bu saatten sonra arkadaş!


Tüm bunların içinde, çok şükür ki umutlu, mutlu, empati doygunu dostlarımız çoktu. Ne kadar çok özleyeceklerini söyleseler de “iyi yapıyorsunuz” dediler. İyi yapıyorduk! “Zaten buraların hali malum”. Evet halimiz malumdu! “Kurtarın kendinizi” Evet kurtaralım kendimizi! ...de neden kurtarıyorduk? Sahi biz neden başka ülkeye taşınıyorduk?

Gündeme dahil her vatandaş gibi yaşadığımız “Gitmek lazım * Kalmanın tam zamanı * Mücadeleye devam * Gitmek lazım” dairesel yolculuğunun etkisi illa ki vardır ama aslında her şey 34. İstanbul Film Festivali ile başladı.

Fotoğrafçı Salgado’nun hayatını ve işlerini anlatan belgesel “Toprağın Tuzu” ile başladı macera. Ertesi gün canciğer arkadaşlara uğradık, gözlerimiz pırıl pırıl “gitmemiz lazım buralardan” dedik. Salgado’nun bir insan ömrü boyunca gördüğü topraklar, yaşadığı hayatlar, dokunduğu kültürler, tanık olduğu acılar, yarattığı dönüşümler sanki onlarca insanın belgeselini anlatır gibiydi. Bunların sadece birini yaşasam “hayatımın macerası” diye anlatacağım onlarca anı biriktirmişti. Ve ilk meşhur fotoğrafı “Altın Madeni” dev ekranda bize bakıyordu. Halat merdiven üzerinde üst üste inip çıkan işçiler, bizim plaza asansörüne ne kadar benziyordu. Maaş için değil bulabilecekleri bir parça altın için gönüllü çalışan insanlar bizim kariyer hırslarımızı nasıl tarif ediyordu. Bambaşka bir fotoğrafta, Afrika’daki büyük göçte “kameramı bıraktım ve gördüğüm kare yüzünden ağlamaya başladım” dediği acıların kimin başına geleceğini kim seçiyordu?

©Sebastio Salgado - Altın Madeni
Filmi izlediğimiz andan itibaren İstanbul’dan gitmek istiyorduk. Hemen, yarın çantayı alıp kaçasımız vardı. 34 yıldır aynı mahalleden taşınmamış ben, bu şehirden nefret eder hale gelmiştim. Hafta sonu gezmek için çalışmak, trafikleri aşıp varamamak, gece arkamı kollamadan sokakta yürüyememek yetmişti. Yenilmiş bir ‘Gezici’nin en çok tahammül edemediği şey haksızlıktı. Günlük hayatındaki haksızlık da başka topluluklara yapılan haksızlık da kişisel olarak sinir yapıyordu. Şahsi alıyorduk her şeyi. Her gün sokaktaki “kaba insanların dünyası” bizi yormuştu. Naif bir gülümseme, bir baş selamı için evi barkı satardık.

Televizyonu ele geçirmiş ilişki programları, insanları “Ne kadar maaş alıyorsun. Evi üstüme yapacak mısın? Kızın bizle yaşayamaz” cümlelerini kamera karşısında ilk defa tanıştığı birine söyleyecek hale getirmişti. Annemlere ne zaman uğrasam prime time'da bir ses "üstüme yap, üstüme yap" diye bağırıyor, izleyenlerin başkalarının hayatı hakkında yorum yapması da reyting alıyordu. Televizyonlar, doğal süreçte yaratılmış toplum ahlakını, yapay bir ahlaksızlıkla değiştiriyordu. Toplumun kültür DNA’sını televizyonlar ve siyasiler yeniden kodladı.

Sokaktaki adamdan öte, her gün maruz kaldığımız beyaz insanlar da yormuştu bizi. Gözünü kör edecek bir bencilliğe gömülmüş, kendi ırkından olmayandan (ırktan da öte kendi takımı, müzik zevki ve siyasi görüşü birebir örtüşmeyen herkesten) nefret eden; ne eline son bir yılda üçten fazla kitap almış, ne bir fikir için “Ben onu derinlemesine bilmiyorum. Yanılıyor olmayayım” edebini gösterebilmiş beyaz ötesi insanlar. Onlar da bizle birlikte sokaklarda adalet istiyorlardı, tek fark onlar sadece kendileri için adalet istiyorları. Bu kadro yetmezmiş gibi “Ne oldum”cular da cabasıydı. Olmadıkları bir gösteriş merakına bürünmüş, sonradan sahip olduğu metalarla kimlik kazanmış, günün sonunda kovaladığının mutluluk değil, bir ev-araba-para-statü olduğuna inanmış beyaz ötesi arkadaşlarımız. Tüm çocukluğu boyunca mütevazi olması döve döve öğretilen, okula muz götürmeyen, elindekini mutlak ikiye bölen, evi bir miktar güzelse arkadaşlarını evine çağırmayan, arabası varsa bile okula asla arabayla gitmeyen, en ağır hakaretin “görgüsüz” olduğunu düşünen bizler için bu kadar görgüsüzlük dayanılmazdı. Daha da dayanılmazı bu görgüsüzlüğe paye verilmesi, hayatın bir parçası haline gelmesiydi. 

©Rengin Kosklu
Bizim bu değişmiş kültürden bir kaçasımız vardı. Ama pratiğimiz çok yoktu. Aklımıza her İstanbullu gibi gelen ilk yer, Ege kıyılarıydı. Atladık arabaya, hep beraber gittik Bodrum’a. Aynı avluya bakan evlerde komün kuruyoruz, kimi işlere birkaç gün git-gel yapıyoruz, sabah bisikletle gazetemizi almaya inmişken, denize bir dal çık yapıyoruz ve illa ki Uzo içiyoruz. Hayaller çok güzeldi ama işin aslı öyle olmadı. Gidip görünce beceremeyeceğimizi anladık. Ayrıca lakerda torik değildi!

Kasım’da sanki kraliçe beni yatıya çağırmış da ben beğenmemişim tavrıyla “ben o havada yaşamam” diye atıp tuttuğum İngiltere’ye karar verdik, Aralık’ta vize elimizdeydi. Öyle hızlı gelişti her şey. Biz ülkeden kaçıp kendimizi kurtarmak için çıkmamıştık bu yola. Ülke gündeminden, siyasetinden kurtulmak için de çıkmadık çünkü mesafelerle kaçılır kavramlar değildi bunlar. Biz İstanbul’dan ve insanlarından bunaldık. Vizeyi elimizde tuttuğumuz gün de söz verdik birbirimize “Bir gün, birimiz ‘dönmek istiyorum’ derse, 3 gün sonra da 3 yıl sonra da olsa, diğeri sorgulamadan bavulları toplayacak”. Bir hedefle, geri dönülmez bir yola çıkmadık. Bir gidip bakalım ortama, mutlu olur muyuz acaba diye çıktık yola. Tam olarak, 34 yıldır terk etmediğim 34 plakalı İstanbul’dan, yeni bir restoran denemeye gider gibi çıktım, geldim buraya. Sahip olduğum tüm sosyal kimliği, kazanılmış başarıları, kolaylıkları, lüksü, el alışkanlıklarını yani “rahatınız yerinde, neyiniz eksik” dedikleri neyimiz varsa, askıya asıp, pür-u pak geldik.

Thursday, 20 October 2016

Gurbetçilik Kural No 5: Memleket Boklama

Ata sporumuz sayılabilecek gidişattan yakınma, hükûmetten şikâyet ve halkın eğitimsizliğine övgü; yani kısaca memleket boklama, gurbetçinin eve dönüşlerde incelikle sergilediği bir davranıştır. Kişisel yorumlamalarla şekillense bile boklama, temelde 3 ana akımdan etkilenmiştir.

Dolaylı Boklama (Tevriye)

Tarihteki ilk örnekleri, Anadolu köylerinde toprak çömleği işaret ederek “Almanya’da bunu en az 20 Oyro’ya satarsın” güzellemesi ile görülmüştür. Amaç gurbetteki iyiliği işaret ederek, memleketi kötülemektir. Ağırlıklı olarak milliyetçi ya da ulusalcı eğilim sergileyenlerin başvurduğu bir yöntemdir. Memleketteyken “ya sev ya terk et” yaklaşımını gurbete de taşıyarak bulundukları ülkeyi aşırı severler, her kuralını haklı bulur, insanını övmelere doyamazlar.
Marmaris’teki tezgahtar kardeşin kışın eleman sayısının azaltılması ve işi yetiştirmek için her akşam mesaiye kalmalarından şikayeti esnasında sarf ettiği “Bunu Avrupa’da olsan yapamazsın” cümlesi bir gurbetçi için kaçırılmaz fırsattır. “Yapamazsın tabi. Sendika adamın aklını alır. Zaten eleman durmaz iki gün bile…” şeklinde örnekleri çoğaltabiliriz.

Dümdüz Boklama (Mübalağa)

İki tip mübalağa vardır. İlki ağırlıklı olarak sol kanatta vuku bulur. Onlara İstanbul’dan İzmit’e taşınmak bile gurbetçiliktir. Bir sebepten harekete geçemeyenlerde “gitmek lazım bu ülkeden” şeklinde tezahür eder. Gerçekten gidenlerin ise önü alınamaz, çağlayanlar gibi çoşarlar. Hükümetinden girer, sokaktaki adamın vahşiliğinden çıkar; medeniyetsizlikten girer 6-7 Eylül’den çıkarlar. Herkes hasta ruhludur, herkes herkesi ütme derdindedir ve bu ülke adam olmazdır. Ama günün sonunda ince belli bardakta kaçak çay gelince yelkenler pırpırlanır, onlara her yer gurbettir.
İkincisi ise eskilerin Alamancılık olarak tarif ettiği kadim bir söz sanatıdır. Haufbaunhof’larda hayat başkadır. Onlar memlekete gelince ‘TV bakarlar’ ama en çok kanallı dicitürk bile doşland kanallarının yarısı etmez. Kölün kadar temiz değildir sokaklar. Bu da insanlık mıdır?

Artık Bize Gelmez (HÜSN-İ TA’LİL)

Gideli 6 ay ile 3 yıl arasında değişen taze gurbetçinin en sık kullandığı söz sanatıdır. 20 yıllık gurbetçi memlekete daha nostaljik baktığı için bu sanatı pek beceremez. Becerse de anasının babasının “civciv çıktığı kabuğu beğenmezmiş” lafları ile susturulur.
“İki günde strese boğuldum. Bu şehirde nasıl yaşıyorsunuz anlamıyorum.  Ben alışmışım Thames kenarında sincaplara şarkı söyleyerek yürümeye, herkesle selamlaşmaya. Ay ne burada herkes asabi, herkes asık suratlı. Zaten kimse kitap okumuyor. Orada her iş kurallı, zırt diye cevap geliyor konsülden” ile başlayıp pek çok anı ile koşulabilecek en uzun maratondur ve genelde “Dönsem bile İstanbul’da yapamam artık. Belki Bodrum…” ile taçlandırılır.

Bu Türkiye tatilimizde, üstadlarımız kadar olamasa da, elimizden geldiği kadar söz sanatlarını kullanmaya çalıştık. Dinleyicilerimize keyifli anlar yaşatabildiysek ne mutlu bize. Bir de şu AB’den çıkmasa, ne de güzeldir İngilizlik.

Saturday, 17 September 2016

Yine de Şahlanıyor Aman, Londra'nın Yandım da Kır atı

Araya tatil girdi, darbe oldu, iş güç çıktı yazamadım. Ama artık elden gelen sadece gülmek olduğu için duyduğum en bomba darbe gecesi hikayesini Londra’dan bildirmek istiyorum.
Darbeden bir ay önce Londra’ya yeni taşınmış bir çift ile tanıştık, pek de sevdik. Başka bir yazıda değinmem gereken Londra’da ev tutma kabusunu henüz atlatmış, eve interneti yeni bağlatmış, banka hesabını iki gün önce açmışlar ki mefhum darbe gecesi yaşanmış. Uzaktaki tüm Türkler gibi büyük endişe içinde, bir elde telefonda aile ile yazışıyor, diğer yandan online yayın bulup Türk kanallarınız izliyorlarmış.

Bir an yanlarında sadece Türkiye’den getirdikleri kısıtlı bir miktar dışında paraları olmadığını fark edip hemen internet bankacılığını açıyorlar. Amaç swift yapıp önümüzdeki ayların kirasını, yiyecek içecek parasını İngiliz bankasına aktarmak. Fakat banka işlem yapılmasına izin vermiyor. Arkadaş panik içinde, ‘gurbet ellerde mahsur kaldık’ psikolojisi ile kredi kartına saldırıyor. Bakıyor kart hala açık. ‘Yarın bunu da kapatırlarsa aç kalırız, ülkeye girişler de yasaklanır’ diyerek yardırıyor market siparişini. İstanbul’da olan darbeye önlem olarak Londra’da ekmek, makarna stoğu yapıyor. Ertesi gün bilmeden seçtiği ‘torbalanmamış’ 8 kasa yiyecek geliyor eve. Siparişi getiren adam sinirli, donmuş gıdalar dolaba sığmaz halde, evdeki çekmeceler dahil bir dilim ekmek koyacak yer yok. Paket adedi sanıp tahminen kiloyla aldığı dağlar kadar ıspanak da cabası. Bu sefer başlıyor açıkta kalanları pişirmeye. Ispanaklı ekmek adını verdiği ve eşini 2 gün yemeye zorlayıp darbe mağduru ettiği uydurma tarifler dahil, o kadar çok yemek pişiriyor ki, oluşan dumandan yangın alarmı ötmeye başlıyor.

Ben hikayenin bundan sonrasını gülmekten pek ciddiyetle dinleyemediğim için neler olduğunu bilemiyorum. Ama Tesco’nun o gece başka büyük sipariş alıp almadığını da epeyce merak ediyorum.

Tuesday, 9 August 2016

Çal Keke Çal

Daha İngiltere’ye taşınmak için vizeyi almamışken Coldplay konser biletini yapıştırmıştım. İngilizlik bana her ay yağmur veriyorsa, karşılığını müzikal, enstelasyon ve konser olarak pekala ödeyebilmeliydi. Yağmur indikçe bilet alıyorum. Cepte Timeout aplikasyonu, Songkick alarmı, yarın Londra’nın kepenkleri indirecekler ‘kapattık arkadaşım’ diyeceklermiş gibi konser kovalıyorum.

Benedict beni
Öbür taraftan ise dil uçuklatacak adamlar laleddain konsere çıkıyordu, bir kısmı bu şehirde yaşıyordu ve ‘birine yolda rastlarım da tanımam’ endişesi tüm benliğimi kaplamıştı. Brad Pitt’i köşedeki B&Q’da poşetlerken gördüklerinden ve Benedict Cumberbatch’i metroda fotoğrafladıklarından beri ‘ünlü beni’ diye bir çiğlik sarmıştı dört bir yanımı. Hatta adını bilmediğim kadınla herkes selfie çekiyor diye ben de çekmiş, sonra etraftaki muhabbetten adını kapmaya çalışmıştım (bkz. Sandra Gogglebox instagram postum)

Coldplay günü Özge, ben, Atakan konser başlamadan 1,5 saat önce stada gittik. Hayvanus kuyruklarda sefil olacağımızı, çoktan arkalara kaldığımızı düşünürken sallana sallana içeriye girdik. Karşılaştığımız tek kuyruk içki standlarındaydı (evet konserde içki içiliyordu ve bu ihtimali hafızamızdan silenlere bin bela okumadan geçmedik elbet). Saha içindeki binlerce alkollü adamla birlikte 2 saat boyunca itiş-kakış olmadan ve ter kokusuna bulanmadan konser izlerken ben adeta Royal Flarmoni’nin bizzat kendisiydim.

Gipsy Kings beni
İkinci salaklığımı ise Kew Gardens Gipsy Kings konserinde sergiledim. Kew kraliyetin botanik bahçesi (bendeki tek referans otoyol yanında 30 bitkili Nezahat Gokyigit botaniş bayçe) Biletin üzerinde alanda piknik yapabilirsiniz ama hayvanlık etmeyin, galonla içki sokmayın, edepli olun minvalinde açıklamalar yazıyordu. Azınlık Türkleri olarak üçüncü şişe içkiyi sokarsak ayıplanacağımızı ve utançla sınır dışı edileceğimizi düşünerek bir su, iki bira alana gittik. Güneşi gören bizon sürüsü gibi alana yayılmış İngilizler piknik masasından yemekle dolu buz kutusuna kadar tüm nevaleyi Kraliyetin caanım çimenlerine yaymıştı. Yaşlı teyzeler coşkuyla dans ediyor, çocuklar arkada top oynuyor, orta yaşlı İngilizler iki oynayıp üç bira gömüyor, Gipsy Kings sahneden Volare Volare çalıyordu. Yine ayarı tutturamamış. asil olalım diye sefil olmuştuk. Zaman coşkuyla eğlenip aradaki farkı kapama zamanıydı. O vakit dönüp bağırdım Gipsy’ye ‘Çal Keke Çaaalll’

Tuesday, 2 August 2016

İngilizlik Yarı Yıl Faaliyet Raporu

by Nuova Roma
Yaaa, evet! Zaman ne çabuk geçiyor di mi? Evet oldu o kadar. Altı ay bitti geleli. Ben de basit bir faaliyet raporu yazayım istedim. İngilizlik yarı yıl faaliyet raporumu aşağıda bulabilirsiniz.


Genel Görünüm

Orta, değişim yönü pozitif.

Yönetici özeti

Zormuş lan! (Kabul edin, yönetici özetine böyle şeyler yazabilsek dünya daha güzel bir yer olurdu.) Alışkanlıklardan vazgeçmede gözle görülür sıkıntılar yaşandı ancak ilerleme mevcut. Günlük yaşantı ve ailevi huzurda hedefleri aştık. Gelmeden önce not alınan; "Tanı(n)madığımız iş ortamının zorluğu" ve "Brexit" riskleri materyalize oldu, önlem alıyoruz. Gezi tozuda hedefi tutturamadım, ancak ikinci yarıyılda farkı kapatacağımı düşünüyorum. Aşağıda detayları bulabilirsiniz (Hava durumu unsurları yer kısıtı nedeniyle bu rapor kapsamına alınmamıştır).

Gerçekleşenler / Başarılanlar
  • Hesap açtırdık. Gülmeyin. Parayla satınalınamayan şeylerden biri banka hesabı burada. Garip ama gerçek. Hanım yakında yazacak bunu.
  • Arabasızlığa alıştık. Arabasızlığa bayıldık!
  • Televizyondan altyazıyı kaldırdık. Hala kahkaha efektinde sıklıkla bön bön birbirimize bakıyoruz ama yine de olsun. Browser'da Cambridge sözlüğün de açık olacak! Conf call'da abinin hangi Şekspiriyen özdeyişi kullanacağını bilemezsin. Consolidation demek yerine amalgamation dedikten sonra sana soru sormayacağının garantisi yok o abinin.
  • Haftada sadece bir kez çöp atmaya alıştık. Belediyeye her ay verilen vergiyi duyanın dudağı uçukluyor oysa ki - Konuyla ilgili detaylı rapor için bakınız: Cöbü Almaya Geldim)
  • Şalgam suyu, Koska fıstıklı tahin helvası ve çekirdek bulduk. Ne sandın! Beyaz peynir konusunda ilerleme kaydedemedik henüz, misafirlerimize Allah zeval vermesin. O dııl de, tırnaklı pide bulduk olm!
  • Yerleştik. Evimize, işe güce, şehre, dile. Güzel oldu.
Tamamlanması Gerekenler
  • Müze ve diğer gezi tozu. 10 yıl önce bir haftada gezdiğimin onda birini gezebildim. Biraz hayvan gibi çalıştım afedersin. 'E nasılsa buradayız yae, nasılsa gideriz' tembelliği de var tabe.
  • Uluslararası entegrasyon. Pakistanlı komşumuzun ısrarlı dostluğu dışında görüştüğümüz herkes memleketten. İşyerindeki insanlarla sıradışı olaylar haricinde (patlayan bombalar, darbe girişimleri gibi) sadece iş konuşuluyor, bırak dışarıda görüşmeyi, yemeğe bile inilmiyor. Yunanlı ya da İranlı arkadaşlarımız olur diyorduk ama daha olmadı. IT'de bi Venizelos var ama açılsam mı bilemiyorum, Makarios'u çağırır diye korkuyorum.
  • Araba kullanamıyorum. Karşıdan karşıya geçmeyi daha yeni becerdim, az sabırlı olun.
  • Mangal aka barbekü. Evin bahçesi var diye mangal aldık. 3 kerenin ikisinde eti yaktım. Sonra aksi gibi kendi eliyle şişe adana dizebilen arkadaşlara yemeğe gittik. Juno yörüngeye girerken Şili'de ay gözlemeye gitmiş gibi hissettim kendimi.
Varyanslar
  • Hava durumu. Girmeyeceğim dedim ama yine de. Havanın kötü olmasını bekliyorduk evet. Ama bu kadarını beklemiyorduk. Çıldırmış olmalılar.
  • Kilo. Çok çalışılan ve havanın boktan olduğu bir ülkede bira tüketiminin yüksek olmasını kaçınılmaz buluyorum sayın hakim. Önümüzdeki yarıyılda bu konuyla ilgileneceğim - canlıya da geçtim, bu göbek gidecek!

Riskler

  • Brexit riski. 'Ya abi çıkmaz bu herifler yaee' diyen bilumum başarısız politik analist arkadaşlarımıza rağmen çıktılar ya adamlar çat diye. Ben yine de seçime kadar manyak gibi kaygılanıp, seçimden sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşantımızı güzel güzel devam ettiren Anadolulu genlerimize bayılıyorum.
  • Güneş ve küçük balık eksikliğinden kaynaklı kemik hastalıkları riski. D vitamini güneş olmayınca sıvı da alınıyormuş ama hamsi istavrit yokluğunu nasıl çözeceğim bilmiyorum (Haringey'deki Türk marketlerinde var diyenleri çapariyle döverim).
Hasılı. Özlediğimiz çok şey var, hemen sevip kolayca alıştığımız da. Akmak güzel şey.

Friday, 29 July 2016

Gurbetlik Çok Zor

Bizim Emir`in bir arkadaşı İngiltere`ye yerleşmiş. Bir de İngiliz sevgili yapmış, 'bir görsen adam lord' diyor Emir. Ama kız geldiği günden beri 'demleme çay' diye diye yerele bağlamış. O lordlar kamarası çocuğa da ezberletmiş, "Nasılsın?" diye sorunca "Gurbetlik çok zor" diye cevap veriyormuş. O günden beri işler boka sardı mı ya da birimiz saçmaladı mı bizde cevap belli: Gurbetlik çok zor!

İstanbul'daki evde sallama Lipton paketini 3 ayda bitiremezdik, burada demlik peşine düştüm gece gündüz çay içiyoruz. Atakan Kuru Kahveci Mehmet Efendi bağımlısı oldu, ben şehrin tüm Marmara Birlik zeytincilerini biliyorum filan. Yurtdışı tatilinde rastladığında 'ııyy yine Türkler, gel başka yere oturalım' diye triplenirken buraya geldigmizden beri Uber şoförünün ismini neşeyle görüp 'iyi bayramlar abi' diye muhabbete dalıyorsun hemen. Özetle daha bir uyumlu, daha bir insan meraklısı oluyorsun galiba uzakta. Bir kaç doz da duygusal galiba.

Bir anda 'yine mi güzeliz, yine mi çiçek' diyince şarkı, sonbahar akşamında, iş çıkışı meyhaneye sektirerek giderken hatırlıyorsun kendini, ah çok güzelsin! Bir türlü herkes denk getiremez ya, sen yine de koskoca bir masa hayal ediyorsun. Kahkahalar kocaman, ah çok güzelsin!

Gurbetlik diye anlattıkları 'özlemek' değilmiş sanırım. Burada günlük hayatın rahatlığını karşılaştıramam. Konseri, müzesi, doğası, sanatı, aktivitesi de öyle. Ama işte bir yama var üstünde, tarifi zor. Bir şarkının, hafızanın köşesine sakladığı bir güzel anıyı ortaya çıkartması galiba gurbetlik dedikleri. O anıya tutunmuş bir Beyoğlu gürültüsü. O gürültüden seçilen bir arkadaşın kahkahası. Kahkahanın önünden uzanıp 'hadi cenazeye mi geldik' diyen bir kadeh, kadehten yansıyan balık çarşısı, köşesindeki sahafın haritalı vitrini, önündeki ince belli bardağı, yanındaki gözlemesi. Bizi biz yapan tüm resimleri hatırlamak gurbetlik dedikleri. Uzaktayken evi özlediğin, gittiğinde ise evde hissetmediğin bir garip ara hal.

Ve onları onlar yapan tüm nefreti, sapıklığı, faşizmi, cehaleti ve vahşiliği hatırlamak gurbetlik. Gittiğinde hayalinde bıraktığın gibi bulamadığın, "Biz neden gelmiştik?" diye sorunca, cevabı malum olan bir ülkeyi, yine de bir umutla sevmek sanırım gurbetlik. Bugün dönsen de, 30 yıl kalsan da, 3 ülke değiştirsen de mutlu olacağın bir özgürlük hali gurbetlik.

Thursday, 23 June 2016

Poşetleri Ayarlama Enstitüsü

İstanbul'dan ilk defa, plakasına uygun şekilde 34 yaşında çıktım. Bırak ülke değiştirmeyi, doğduğundan beri aynı mahallede yaşayan bendeki İstanbulluluk, arıza olmayı normal sayacak kadar köklü. Moda'da bir yeri, 20 yıldır orada olmayan bir Mc Donald's havuzundan tarif eden bir insanım en nihayetinde.

İstanbul bize telaşı, telaş içinde paniklemeyi ve telaş etmeyene dalaşmayı öğretir. İçinde büyüyen bizler pek fark etmeyiz ama sonradan gelenler bunu genelde "Çok hareketli. Hep koşturmaca" diye tanımlar. Önümüzdeki insan hele ki bir kere aldığı ürünü son dakika değiştirmeye kalksın, ödeme yapacağı kartını çantadan çıkartmamış olsun ya da kasadaki adama gereksiz sorular sorsun. Gelişine koyarız lafı gediğine. Kör değil ya, kuyruğu görmüyor mu? N'apacak, dükkanı üzerine mi alacak ki bu kadar soru soruyor? Biz onun gibi boş gezenin boş kalfası değiliz; işimiz gücümüz var aarkadaşıım!

34 yılını acele ile kalp krizi arasındaki ince çizgide geçiren benim için Londra'da bir market alışverişi de farklı olamazdı. Öncelikle çoğu medeni ülkedeki gibi plastik poşet parayla satılıyordu. Çevreci tavrın korunmasını çok önemsiyorlar - ya da ciddi pintiler artık bilemiyorum. Fakat ülkedeki ilk büyük alış verişim, canım zaten burnumda, ilk defa tek başıma ev temizlemişim, bir de üstüne eşyalar hala gelmemiş. Kasadaki kadının "Neee 6 poşet mi?" şaşırmalarını çekecek durumum yok. "6 poşet bacım. Yetmezse yine alırım, bilirsin. Deliyim gözü kara deliyim" desem de içimden, "yeeess. soorryyy." dedim sustum.


Poşetleri alınca parmakları yalama ve poşete sürtme taktiği ile gelecek ürünlere hazır pozisyonumu aldım. Kadın geçirdikçe yapıştırıyorum. Dağlar kadar şey almışım. Geliş hızı ile aynı hızda poşetlemem, en doğru anda kartı uzatmam, şifre girişi ile son poşeti arabaya koyuşum arasında az süre bırakmamam lazım ki benden sonrakinin ürünleri benimkilerin üzerine düşmesin. Allahına poşetliyorum. Bir yandan eşit ağırlıklara bölüyor, yiyecek ve deterjanı ayrı paketliyor, ezilecekleri üstte bırakıyorum. Maratonunu yapsalar ilk 10'a girerim. Fonda Rocky çalıyor 'Adrriiaaann', ben poşetliyoruumm!

Beni şaşkın bakışlar ile izleyen kasiyer, ölümcül bir durum varmış ama gitmeden hayvan gibi alışveriş yapmaya karar vermiş gibi canımı dişime takmama anlam verememiş olacak ki, ürün geçirmeyi bırakıp poşetlemeye yardım etmeye başladı. Benim üretim bandı durdu tabi.
O an diğer kasalarda bıcır bıcır kasiyer ile sohbet eden, sallana sallana aldığı ürünlerle ilgili sorular soran insanları görüp kendime geldim. Kuyruktaki insanlar da her an beni dizimden vuracak gibi bakmıyordu. Basit bir market alışverişinde bile standart bir gerginlik yaşadığımı 34 yıl sonra fark etmenin gevşekliği ile dedim kasiyere "Yağmurlar da geçmedi bir türlü. Sence bu kabartma tozu markası iyi mi?"

Wednesday, 8 June 2016

Irkçılığın Yollarıma Pusu Kurmuş Beklemekte

“Paki deme sakın, büyük ırkçılık burada” dedi arkadaşlar. Toplam üç kez, konunun göbeğinde, başıma kötü bir şey gelir endişesiyle. “İyi ama Paki olmak kötü bir şey değil ki ırkçılık olsun”


Pakistan’da doğmuş birine Paki dediğim için ırkçı sayılabileceğim ülkenin sokaklarını, AB’den çıkmak için yapılacak referanduma yönelik şu kampanya billboard’ları süslüyordu o esnada: “77 Milyonluk Türkiye AB’ye girecek. Kültürümüzü ve toplumumuzu yok etmeden dur de!”

“Paki’ye Paki demeyin” ırkçılık etiketi, Hintli, Çinli, Arap, Polonyalı ve Türk dediğinde de geçerliydi. Ama İngiliz topraklarında bir Fransıza “French” demek, ırkçılık sayılmıyordu. Alman ya da İtalyan demek de gayet normaldi. Dilbilgisi gereği ırkçılık yapmamak için koydukları kuralın kendisi ırkçıydı. Etnik kimlik belirttiğim için ırkçılık sayılıyordu. Daha ilginci ise o, kendisi için Paki diyebiliyordu fakat benim demem ayıptı. Yani karşımdakini duymazdan gelecektim.

Pakiyiz biz
-          Aa Fransıza benziyorsunuz
-  Yok Pakiyiz
-          İtalyan olmasın. Emin misin?
-   Pakiyiz abi, bir sorunun mu var?
-          Ne sorunu canım. Benim Paki arkadaşlarım da var.

Acaba ırkçılıktan bu kadar korkan bir İngiliz'in bilinç altında, gerçekte ne dolaplar dönüyordu. Türk demek ayıp olduğuna göre, Durumumuzdan utandığımıza emindi herhalde. Fransız demek ayıp değildi, çünkü onlar iyi eğitimli beyaz Avrupalılardı. Ama bizim utanmak için sebebimiz çoktu. Yüz yüze tanıştıklarının ise o Türklerden değil, iyi Türklerden olduğuna dair bir fikir geliştiriyordu belki. İngiliz aksanına sahip değildi bu Türkler elbette. İşte dinleyeceksin, konuşacaksın düzelteceksin şiveni. “İngilizce konuş, çok konuş!” diye tavsiye vermeyi uygun buluyordu belki. Ah bu Türkler bir ülkede 77 milyon insan, yarısı aç bilaç yaşıyordu. ‘Acaba bakabilir miyiz?’ diye düşünmeden birer, ikişer çocuk doğuruyorlardı. Ne ara yapıyorlardı o kadar çocuğu? Neyse ki bu Türk komşusu İngiltere’ye atmıştı kapağı. İngiliz sayacaktı kendini artık. Zaten farklıydı diğerlerinden. Hatta ilk tanıştığında iltifat olarak söylemişti “hiç Türke benzemiyorsunuz” diye.

Beyaz Türk'ün Kürt'e yaptığı muameleyi mi görüyorduk? Oh, mis gibi empati kokuyordu. Bu kadar empati içindeyken nasıl oluyor da daha da milliyetçi oluyordu gurbette yaşayan Türkler. Daha da çok empati kokuyordu ama kokuyu galiba yine bir avuç insan alıyordu. 

Sanıyorum ki enine boyuna düşünmemişti bu İngilizler, Paki demeyi ırkçılık ilan ederken. Amaçları iyiydi, en nihayetinde ifade özgürlüğünün yazılı kanunla değil, vicdanlarla da korunduğu yerdi. Belki de ırkçılığın her çeşidinin, tüm şablonları evrenseldir. Kumaşı bu kadar tanıdık olduğuna göre!

Thursday, 2 June 2016

Sizden Gorgeous Olmasın

Yeni yaşama alışma hali, anlık ruh bükücülere rağmen bence on numara sağlıklı ilerliyor. İlk 6 ayda, bir Zülfü çalınca gözü dolmayan ittirsin gitsin Dominik'ten parayla vatandaşlık alsın. Öte yandan kimi durumlara alışmak plan programla olacak gibi değil.

Misal İngilizin iyi hali bir abartma durumu var. Her şey "gorgeous, brilliant, lovely en kötü awsome". Mütevaziliğin ailede döve döve öğretildiği, "iyisi değil hayırlısı olsun" diye dualar edilen, sükutun altın olduğu bir kültürden gelince duruma alışmak zor. Gaza geliyorum, arada ben de bi 'lovely' patlatayım diyorum ama öyle histerik tonlayamadığım için benimki daha çok "eyvallah" kıvamında çıkıyor.

Durum öyle vahim ki, birine iyi günler dediğinde, "sana da" cevabı yerine aldığın "akılalmaz bir gün geçir" cevabını gerçekten aklın almıyor. "Bir şey yapayım da renkli bi gün geçireyim evet ya. Ben niye eve gidiyorum ki hacı" diye kalakalıyorsun Boots'un önünde elinde iki renk oje, bir asetonla.

Aynı gazla İstanbul'da bakkala giren adamın şu diyaloğunu canlardırmadan edemiyorum:
-İsmail abi bi kısa Malboro aliym
+ Buyur canım
-İsmail abi. Mükemmel bir gün geçir abi
+Alicim sen de sevgi dolu bir akşamüstü yaşa
-Sevgiyle abi

Sunday, 22 May 2016

Sağdan git, hep sağdan - Kaldırımın sağından

by Nuova Roma
Hectic dedikleri bir şey var: Tabiatıyla Yunanca kökenli - Yunanca'daki manası "süreğen, mutat" iken 1900lerden beri anlamı farklılaşmış ve İngilizce'de "hararetli ve kaotik aktivite" için kullanılmış. Süreğen kaosu anlatıyor artık. Koşturmaktan kıçınızın üzerine oturamadığımız zamanların sıfatı olmuş.

Bu gibi günler de haliyle aceleyle metroya ya da başkaca bir toplu taşıma aracına yetişmekle başlıyor. Sabahları yıllardan beri değiştiremediğim uyanamama halinden, yarım saat içerisinde insan selinin içerisine katılma haline nasıl geçiyorum, bunu ben de çok çözemiyorum ama o anda artık önümdeki insan selini yırtarak ilerlemek için gereken tüm bilgiye, donelere, dişlere, tırnaklara ve "excuse meee"lere hakimim.

Derken karşıma o mel'un tabela çıkıyor:




"Keep right". Türkçesi : "Ayıoğlu ayı, insan gibi sağdan yürü, ezme milleti".

Biran evvel ilerlemeye çalışırken, tabelayı gördüğüm anda ezilen ben oluyorum, yavaşlıyorum hemen! İngiliz medeniyeti tüm haşmetiyle karşımda yükseliyor. Lisede ayağımda spor ayakkabı görmüş müdür yardımcısı kraliçenin maiyetine girmiş, elinde mikrofon "Sağdan yürüsene laaaeeaaannn!" diye bağırıyor. Tıpış tıpış sağdan yürüyorum. Zaten Türkiye'de de bazen şerit ihlali yapardım efendim.

Neden sonra farkediyorum ki bu tabela bir müdür yardımcısı tabelası değil. Bu ülkede normal olan soldan yürümek. Ama metronun o bölümünde, sadece düzeni sağlamak için, "Malum hep soldan yürüyoruz ya, bu merdivenlerde sağdan yürüyünüz" demeye çalışmış abi. Amaç "Bi' insan olun arkadaşım!" demek değil katiyen. Müdür yardımcısı bu ülkeye vize alamamış neyse ki. Ama kuralları çiğnemeye az ya da çok meyilli aklım tabelayı "İsmini söylemek istemediğim bazı arkadaşlar, onlar kendilerini biliyorlar, soldan yürüyor" şeklinde okuyor.

Nasıl ki bir İngiliz, metroda her durakta anons edilen "Mind the gap"i duyduğunda bunu basit bir uyarı olarak algılıyorsa, ben basamakta durursam otomatik kapı çarpacak tedirginliğindeyim. Çocukluğumuz Bay Yanlış ve Doğru Ahmet ile geçmiş, kaldırımın sağından yürümemiz için TRT şarkı yapmış. N'edeyim?

Neyse ki bir gün yoğun bir istasyonda, "Lütfen koşmayın" yazısını görüyorum da rahat ediyorum. Ha şöyle anladığım dilden konuşun yahu. Rahatlıyorum.



Friday, 13 May 2016

Aksırıram, tıksırıram - İngiliz miyim ben?!


by Nuova Roma
E ama bazen hiç de televizyonda göründükleri gibi değiller gerçekten. Yani tamam işyerinde ya da metroda "Annem saat 5 olmuş, hadi!" deyip çantadan porselen fincan çıkarmalarını beklemiyoruz ama daha zarif biliyorduk biz sizi?

Çakır gözlü, incecik, kır saçlı bir kadın. Çıtı pıtı, hanım hanım, yönettiği müşterisine ya da sana bana her daim iliklerine kadar politik ve "Darling hazırladığın sunum en hafif tabiriyle götüme benzemiş" derken dahi gözlerinin içi gülüyor. Bunu her yaptığında aklıma Vizontele'de torununun ayağının kırıldığını gülerek haber veren oğluna "Çok mu gülüncüne gitti evladım?" diyen Altan Erkekli geliyor. Hoşuna gitmeyen soruları dudaklarını büzerek ve sondaki o'yu u'ya ulayarak yanıtlıyor (No yerine Nöoouu gibi). Her öğle yemeğinde evde hazırlayıp yanında getirdiği soya filizli ve doğranmış -rendelenmemiş- havuçlu salatasını yiyor. Yağmur çamur demeden her sabah ve her akşam eviyle işi arasındaki yolu bisikletiyle katediyor, akşam kaskını eline alıp masasından ayrılırken "this is all from meeee" diye neşeyle şakıyor. Her şeyiyle buralı, her şeyiyle alışık, her hareketi kendiliğinden.

Ve her şeyiyle henüz buralı olmaya çok uzak olan bana birtakım spontane hareketler çok saçma geliyor! Sevgili Alice: Tamam, öğle yemeklerinde ne bizimle ne birbirinizle kaynaşmayı halk olarak sevmiyor, yemeğinizi masanızda yiyor olabilirsiniz. Soya filizli salatanızı yerken, ağzınızı toplamayı bilmediğinizden ya da saçma sapan soslarla mahvettiğiniz salatalarınıza zeytinyağı koymayı akıl edemediğinizden ağzınızı gıcır gucur diye sürekli şapırdatıyor da olabilirsiniz. Burnunuzu silerken hep aynı notayı aynı desibel seviyesinde çıkarma gayretinizi de gözardı edebiliriz - tecrübeliler öyle diyor, alışabiliriz bence de.

Ama bacım, bu kadar yağmurlu bir memlekette, bisikletle işe gelirken çorapların her ıslandığında onları masamızın yanındaki pencere pervazına koyduğunda, sana Grup Vitamin yakışıyor maalesef.

Rengarenk, mini mini, henüz giyilmiş, ıslak ve sahibi tarafından demin tersyüz edilerek güneşsiz pencereye kurusun diye serilmiş ingiliz kadın spor çorapları size bir mouse kadar yakın.

Tuesday, 3 May 2016

Tek kaş oldum, dolaştım şu alemi

2004'te mezun olduğumdan beri çalışmadığım bir gün dahi olmamış. Haliyle ev kurma ve yeni bir düzen oturtma işini de quarter hedefi konmuş bir beyaz yakalı manyaklığında yapıyorum. Sonuç olarak 1 ay sonra belim kaymış, ellerim toynak, kaşlarım Mustafa Keser!

Londra'da kaş, manikür ve saç bağımsız meslekler. "Musti acaip geç kaldım yavru. Bana çok hızlı iki kişi birden girsin" diyerek fönünü çektirirken, ayaklarını yaptıramıyorsun. High Road'daki kuaförle anlaşamayınca (Only for today? Is this her off day? Who is she?) mevzuyu çözdüm. Az ileride merdiven altı dişçisi kılıklı bir dükkanda, ağzı maskeli bir adam "doluyum cicim" diyor. Hiç sorun değil, gidiyorum iki yan dükkana. Yan dükkan misler içinde. Gevrek gevrek konuşan tek kişilik dev kadro "aloo ne koyim" demeden kaşları çözüyor. Ben tam kızı tam zamanlı çalışan alacakken şu saçma dialoğa maruz kalıyoruz:

- Manikür nasıl olacak?
- Manikür gibi. Normal
- Ne tarzda olacak?
- Ne tarzı. Toynak ile gelmişim, kadın eli istiyorum! "Woman hand?"
- Seni düşünmek için bırakayım, karar verince haber et.
- Google search: manicure types london??

Özetle anladığım, bunların manikürdeki en önemli unsuru oje! Zaten kadının etleri itmek ya da almak yerine sadece sevmesinden de anlayabilirdim. Ojeye göre tarz değişiyor. İçeriye Lady Di gibi giren, Sultanbeyli gülü styla incikli, boncuklu, renkli desenlerle geri çıkıyor.

Yapıştır o zaman free styylaaa

Monday, 2 May 2016

Çöbü Almaya Geldim

Çöp ile ilgili ilk dersimiz, herkesin kendi çöpünün, kendisine özel olduğudur. İngiltere'de çöp, mülkün temelidir. Neden? Çünkü çöpü kolay kolay atamazsınız.

Yaşadığın bölgeye göre, haftada 1 gün çöp toplama günü var. Evet bir gün! Evet bütün o çöpü bir hafta bekletiyorsun. Ay evet "piiiss, kokar ayol".
Neyse işte haftada bir kez, çöpleri siyah büyük poşetler ile kovana koyup kapıya bırakıyorsun. Başka renk torbaya koyarsan almıyorlar. Karton, cam, kağıt, plastik diye ayrıştırmazsan, bir haftanın çöpü kutuya sığmıyor. Kutunun dışına taşan çöpü de almıyorlar.

Sonra bir mektup geliyor (bkz. bak postacı geliyor), "çöpünü filan günde kapıya koy. Ayrıştır. Temiz ol, akıllı ol" filan falan... "He bir de biz çöpünü takip edeceğiz. Eğer çok olursa gelip seninle bu konuyu konuşacağız" Elimde mektup, aklımda yandaki karikatür!

Malum eve yeni taşındık. Yer, gök karton kutu. Kapıya koyuyorum adamlar almıyor. Bekle 7 gün sonra daha da çok karton, yine koyuyorum alan yok. Sabah 7'ye saat kurup kalkıyorum. Çöpçü "çoğh da umrumda senin çöbün bacım" minvalinde "Bu çok. Ben alamam. Belediyeyi ara" diyor. Telefon açıyorum, otomatik kayıt çöp için 2'ye basın diyor. Yapıştırıyorum 2'yi." Çöp birimi çok yoğun sonra arayın biiiiippp..."

Velhasıl bahçeyi kaplayan dağlardan kurtulamıyorum ve "eeahh parasıyyla di mi yaa" diyerekten internetten bir şirket buluyorum. Adamlar çöpümü almak için benden 80 pound alıyor. Ben hayatımın en yaratıcı ütülmesinin şokuyla telefonda kimle konuşursam çöbü almaya geliyorum. End of the story!

O kadar kartonu memlekette atsam, 10 dakikaya hepsi kağıt toplayıcılarla giderdi. Bir de üzerine iki yıllık hayır duası alırdım. Efkarım 320TL! I didn't do that.

Wednesday, 27 April 2016

Erik'le Şaka Olmaz

"Ay vallahi her şeyi buluyoruz. Meyveler de Güney Avrupa'dan geliyor. Berry'lerin tadını anlatamam. Çileğin kokusunu bir duysan hmmm..."
Ee peki yeşil erik?
Zargancamla bulduğum green plum söz öbeğine yeni dünya uzatarak yanıt veren manav?
"Bilmemnesingen High Street'te kurulan pazarda satıyorlar" diyen yalancı arkadaş?

Memlekette bile mevsimi dar olması itibariyle açılışı Macro'da 90TL ile yapan can erik, cancan erik İngilizlerin hiç umrunda değil. AB'de kendisine özel bir meyve sebze düzenlemesi yapılmamış, Green Plum kelimesi kayıtlara geçmemiş. Zincirdeki en densiz halka ise "Bosver, zaten 15 gün kütür, o mahsulü de tarla parasına İstanbulluya iteliyoruz" diyen tüccar.

Facebook'a giremez oldum. Erikli, kirazlı post göreceğim diye aklım çıkıyor. Papaz olsa, biraz gevşemiş olsa bu kadar dertlenmem ama biliyorum, hisediyorum. Bugün yarın iri, sulu can erik bir hışımla gelip geçecek tezgahlardan, peh peh peh. Kiziroğlu Mustafa Bey'e söyleyin derdim büyük. Dolu yağdı bugün la burada!

Bak Postacı Geliyor

35 yılda toplam bu kadar mektup almamışımdır. Evin kapısında, bir Instagram fotosunda 50 like (min.) alacak o mektup deliği kabusum oldu. Her gün bankasından belediyesine, elektrik şirketinden boyacısına kadar tüm Birleşik Krallık bana mektup gönderiyor.

Resmi kurumlar ve elektrik-su-gaz sağlayıcıları önce bir mektup göndereceklerini söyleyen ön mektup gönderiyorlar. Fatura öncesinde de faturamın şu tarihte geleceğine dair bir mektup alıyorum. Ana fikri tek cümle olan uzuuun mektuplar yazıyorlar. O kadar uzun ki çoğu zaman biriktirip okuyorum. Bir gün elektrik idaresi cesaretini toplayıp bana açılacak diye korkuyorum. O uzun mektubun sondan iki önceki paragrafında gerçekten çok önemli bir mevzuyu cümle arasında geçiriveriyor. Dibine kadar okumasan ödeme emri veremeyeceksin.

Sonra tanıtımcılar başlıyor. Her biri birbirinden grafik felaketi, korkunç tanıtımlar. ucuz croplar, kötü fonlar. En son post-it kadar kağıda renksiz fotokopi ile çoğaltılmış broşür buldum, sen düşün.

Onun ardından evin mülk sahibine, önceki sahibine ve ondan önceki kiracısına gelen mektuplar var. Yanlışlıkla, tek tük değil, bildiğin her gün düzenli üçüne de bir mektup mutlaka geliyor. Evin içi çöplük.

O sevimli mektup deliğinin demir olduğuna da dikkat çekerim. Sessiz evin içinde mahallede çangırt çakktt glapps diye gelen mektup bombasıyla, "booeegghh  aaayy em kaamiingg" minvalinde bir şeyler bağırarak kapıya koştum 30 gün; Sarı ve Matmazel ise üst kata topuk.

Her hangi  bir kurumla iş yapmanın da yolu mektuptan geçiyor. Misal yüzyüze görüştüğün banka yetkilisi "biz size şifrenizi mektupla göndereceğiz" diyor. Şifreyi iki ayrı mektupta göndererek kendince güvenlik önlemi alıyor. Ben aynı, postacı aynı, kapı aynı. Neyin güvenliği gerizekalı? Mektup atıyon, kağıt la kağıt!

Bir yere kayıt mı olmak istiyorsun, o zaman formu doldurup mektup atman gerekiyor. Faturaların altında banka bilgilerini doldurup postlayabileceğin perforeli kağıtlar var. Zarfa para koymayın yazmış. Düğün arabası mıyız biz, niye zarfa para koyalım. Sana yanlış gelen mektupları postalaman için adres gönderiyorlar. Ben en son 12 yaşında atmışım mektup, 1 dolar vererek kavuştuğum İtalyan Pen Pal arkadaşıma (bakınız 80'lerde çocuk olmak).

Sahi iadeli taahhütlünün İngilizcesi ne?